OKUYACAKLARINIZ YAŞANMIŞTIR

SEYAHAT NAME

10 Ocak 2010 Pazar

Asya Turu (Gürcistan-Tiflis)

Şehirde insanların dikkatini çekmemiş olsamda, trende yabancı olduğumu anlayınca ilgilenmeye başladılar. Kimileri bildikleri İngilizce birkaç kelimeyle bir şeyler anlatıyordu, kimileri de birkaç kelime Türkçe ile. İki polis geldi ikisi de kibardı. Pasaportu kontrol etmek istediler, yanıma ilk oturan önce sohbet etti, sonra pasaportu istedi. Bende polis olduğuna dair kimlik istedim. Çünkü apoletlerinde yıldız yoktu. Çıkarıp bir kimlik gösterdi üzerinde Kril alfabesiyle yazılmış polis yazısını okuyabildim. Diğer yazılar Gürcü alfabesiyle yazılmıştı. Pasaportu eline vermedim. Önce fotoğraf olan sayfayı sonrada Gürcistan vizesi ola sayfayı gösterdim. Çünkü sınırda pasaportu eline alan para istiyordu. Sonra diğer polis geldi onun apoletinde yıldızlar vardı. Arkalarından boynunda İsa ve Meryem resimli kolye taşıyan çocuk geldi. Polis olduklarını sadece pasaport kontrol edeceklerini söyledi. O anda ilk gelen polisin kimliğine bakıyordum.
Yol boyunca fabrika diye gördüğüm binaların bacalarında duman tütmüyordu. Birde Kara denize dökülen küçük simsiyah akan bir dere gördüm.
Kamara 4 kişilikti. Batum’da yanıma bir kişi oturdu. Konuşmuyordu, ilgilenmiyordu sadece gazete okuyordu. Önce yer kavgası yaptık. İkimizde trenin gidiş yönünde oturmak istiyorduk. Benimki ilk numara olduğu için onu kandırdım, yeri ben aldım. Gece üstümdeki Kuşette kimse yatmadı. Karşımdakinde ise, üstte tartıştığım adam, alta ise kamaraya sonradan getirdiği yaşlı bir adam yattı. Sosyalist ülkelerdeki bütün trenlerde, üst raflara veya boş bir kamaraya konulmuş şilteler var. Eğer 2 Lari verirsen temiz çarşaf, yastık kılıfı ve pike benzeri bir şey veriyorlar. Evindeki gibi pijamalarını giyip yatıyorsun. Karşıda yatan ihtiyar donuna kadar soyunup öyle yattı. Elinde çarşafları taşıyan kadın bana da vermek istedi kabul etmedim. Şilteleri görünce midem bulanmıştı. Kuşetin içinde zaten sünger vardı. Üzerine deniz hasır ı serdim. El çantamın üzerine çantamdaki küçük minderi koyup yastık yaptım. Ayaklarımı da sırt çantasının üzerine koydum. Böylece çantaları da emniyete almış oluyordum. Gündüz çok dolaştığımdan ayaklarım ağrıyordu.
İstasyon da iken, taksi sürücüsünden ayrıldıktan sonra, tren beklerken karnım acıkmıştı. Giresun da aldığım ekmek henüz bitmemişti. Biraz kaşar peyniri ekmek ve salam yedim. O sırada da tren geldi. Yemek yemeye kamarada devam ettim. İlk defa bir balık konserve açtım. Balığın üzerinde yarım cm yağ vardı. Önce ekmeyi banıp yağı yemeyi denedim. Baktım yenilecek gibi değil. Balığı çıkardıkça yağ aşağı iniyordu. Biraz ağır geldi. Çantadan tası çıkarıp domates salatalık doğramak istedim. Çantaya dokunduğum yer yağlanıyordu. Elimi silecek bir şey de yoktu. Ellerimi birbirine sürtüp yağı krem gibi ellerime yedirmeye çalıştım. Daha sonra tası çıkarıp salatamı hazırladım. Tren hareket etmeden, yemeyi bitirip bir az koka kola içtikten sora dışarı götürüp konserve kutusunu çöpe attım.11/7/1997 Tiflis İstasyonunda inince etrafta konuşanların hepsi kaybolmuştu. Çantaları sırtlanıp yol kenarına yürüdüm. Birkaç kişiye İngilizce, Türkçe şehre nasıl gidebileceğimi sordum. Kimse bir şey anlamadı. Oradaki bir otobüse çıktım başka yere gittiğini söyledi. Etraftaki insanlar ilgileniyor anlaşamadığımızdan yardımcı olamıyorlardı. (Oysaki sonradan öğrendiğime göre tren istasyonundan şehrin bütün semtlerine metro gidiyormuş.) Tiflis, Tiflis diyorum, oradaki bir kadın yaratıcılığını kullanıp Tiflis’e otele gidiyor dedi. Diğer bir adam da arkamdaki minibüsü işaret edip bununla gidebilirsin dedi.
Şehrin içinden nehri karşıya geçtik. Şehir merkezinden geçip şehir dışına çıkana kadar kimseye bir şey söylemedim. Önce şehri görmek istiyordum. Dönüşte istediğim yerde inerim diye düşünüyordum. Minibüs şehrin dışına çıkınca otel sordum. Bir şey anlatamadım. Sürücü ancak Türk olduğumu anlayabildi. Şehrin dışında kazalara araba kaldıran bir durağa yanaşıp, Türkçe bilen simsarı çağırdı. Otel aradığımı bu minibüsün tekrar şehre dönüp dönmeyeceğini sordum. Otelin adını söyledi oraya minibüs gitmediğini bir taksiyle 2 Lari’ye gönderebileceğini söyledi. Arabanın başka yere gittiğini eşyalarımı indirmem gerektiğini iletti. Adamın davranışları hiç güven vermiyordu. Eşyaları indirmiştim. Minibüste gitmişti. Taksi sürücüsünü çağırdı. Adam başladı anlatmaya taksi her km için bir Lari alıyormuş, otel 7 km imiş, 7 Lari vermeliymişim.
Bede sesimi yükselterek üzerine basa, basa taksiyle gitmek istemeğimi söyledim. Minibüsün buraya döndüğü ana yol uzak değildi. Çantaları sırtlandığım gibi yola doğru yürümeye başladım. Taksi arkamdan geldi 4 Lari istedi. Yüzüne kötü, kötü bakıp yürümeye devam ettim. Ana yol girişinde yavaşlayan bir özel arabayı durdurdum. Şehre götürüp götürmeyeceğini sordum. Yan kapıyı açtı. İyice şehre girinceye kadar adama bir şey söylemedim. Otobüs durağında Türkçe bilen adamın yazdırdığı otelin adını söyledim. Başkada otel adı bilmiyordum. Adam bozuldu oraya ancak taksi gidebilir dedi. Beni bir taksi durağında bıraktı (Daha sonraki gün tepedeki hisarda bulunan dev Tamara heykelini çekmek için gittiğim de orada tanıştığım Amerikalı yukarıda sözü geçen otelde kalıyormuş, gecesi 200 dolarmış.) Taksiye binmeyip, hemen oradaki çay bahçesinde oturdum. Sahibesi yaşlı Ermeni kadınından çay istedim. Türkçe biliyordu. Onun da dedeleri Türkiye’den gelmiş. Ona minibüsle gidebileceğim otel ismi sordum. Acara otel dedi. Bu ismi Sarp sınır kapısında tanıştığım Sirilanka’lı çocukta söylemişti. Not almadığımdan bir türlü hatırlayamamıştım. Çay yokmuş kahve getirdi. Batum’da dostluğunu gördüğüm Ermeni Ayakkabıcısına karşılık bu kadı kahveye 1,7 Lari alarak beni kazıkladı. Kahve fiyatının 50 Tetri olduğunu biliyordum. Bir süre orada oturup dinlenmek için sesimi çıkarmadım, parayı verdim. Arada bir şaşkınlık tavrı takınarak Erzurum, Van bizimmiş, sonra nasıl olmuşsa sizin olmuş diyordu. Bir türlü oradan belediye otobüsü geçmiyordu. Çantaları alıp yolun kenarına çıktım. Yolcu alan bir minibüs sürücüsüne Otel Acara'yı sordum. Biraz düşündükten sonra hatırladı. Neşeli bir şekilde “Otel Acara ha…” dedi. Bu kelimeyi birkaç sefer tekrarladı. Arabaya bindim bir yerlerden geçirip bir minibüs durağına getirdi. Birkaç minibüs kuyrukta bekliyordu. En arkaya yanaştı. Çıkıp etrafa bakındı. Sonra geri döndü. Eşyalara yardım etti öndeki Minibüse taşıdık. Benden parada almadı. Minibüs sürücüsüne durumu anlatmıştı ki, Otel Acara dedim. Biliyorum dedi. Sürücü benden 50 Tetri aldı. Otel önünde indirip, parmağıyla gösterdi. Çantaları sırtlanıp zemin kattaki resepsiyon na yürüdüm. Resepsiyonda iki yaşlı kadın oturuyordu. Normalde o işi bir kişi yapabilirdi. Tiflis’te nereye gitseniz tren istasyonu, metro çalışan bir yaşlı kadın görebilirsiniz. Bilhassa devlet kuruluşları bunlarla dolu. Bir kısmı da büfelerde çalışıyor. Hizmet sektöründe hep kadınları görüyorsunuz. Garsonlar, temizlikçiler, kat görevlileri, resepsiyon çalışanları, bilet kesenler hep kadın. Çalışan erkeklerle sizin gidebileceğiniz yerlerde çok az karşılaşıyorsunuz.
Kadınlardan biri İngilizce biliyordu. Otel 20 katlı lüks bir otele beziyordu. Batum’da gördüğüm, mülteci Abazaların bedava kaldığı harabeye dönmüş, otelin bir eşi. Kadın ne kadar kalacağımı sordu. Fiyatın uygunluğuna bağlı dedim. 40 Lari olduğunu söyledi. Batum’da 50 Lari ye kalmıştım. Bana ucuz geldi odayı görmek istedim. Temiz bir odanın, 24 saat sıcak suyun bulunduğunu söyledi. Batum’da ki otelde, sabah 8-12 Akşam 20-24 arası sıcak su akıyordu. Bana cazip geldi. Başka bir yere gitme şansım da yoktu. Hayli yorgundum. Güzel bir banyoya ihtiyacım vardı. Odayı tutup eşyaları yukarı çıkardım. Gürcistan’da otel ücretini çıkarken değil otele yerleşirken alıyorlar. Bir an önce paramı bozdurup ücreti ödememi istediler. Oda fazla temiz değildi yerdeki halılar bayağı eskimişti. Mobilyalar ve yatak örtüleri yeni görünüyordu. Yeşil kaplama ahşap iskeletli iki koltuk, iki karyola, bir tuvalet masası, bir sandalye ve sehpadan ibaret olan mobilyalar kullanışlı izlenimi veriyordu


Oda da ağır bir koku vardı. Koku kapısı açık olan banyodan geliyordu. Kat görevlisine söyledim. O da odanın penceresini açmaktan başka bir işlem yapmadı. Daha sonra tespit ettiğime göre ağır koku banyo küveti pis su giderinden geliyordu. Pis su giderinin altına es koymamışlardı. Diğer odalara da baktım. Pis su giderinin bulunduğu yerin küvetin yan duvarına fayans döşememişler, o kısmı açık bırakmışlar; galiba küvet tıkandığında buradan müdahale ediyorlar. Banyoya bağlı devamlı sıcak su iptal edilmiş, sisteme elektrikli su ısıtıcısı takmışlardı.
Buda kapitalist sisteme geçmenin bir cazibesi olmalı. Aynı şeyi Sovyetlerden ayrılan Bağımsız Devletler Topluluğu’nun hepsinde gördüm. Sosyalist dönemde ısıtma işlemleri doğal gazla yapılıyor üstelik ücretsiz, devlet karşılıyormuş. Bir seferinde merkezi sistemden de sıcak su geldiğini gördüm. Demek ki Gürcistan’da azda olsa bu hizmet devam ettiriliyor. Bir başka sefer, lavaboya bağlı sıcak su musluğunu su kesik olduğundan açık unutmuşum, odaya geri döndüğümde soğuk su musluğunda suyun halen kesik olduğu halde, sıcak su musluğundan tazyikli suyun aktığını gördüm. Hayli zaman akmış ki sıçrayan damlalar banyonun tabanını ıslatmıştı.
Çantalarımı açtım. Havlularımı sabun ve şampuanımı çıkardım. Banyodaki havlular, Batum’da ki gibi ince ve eski idiler. Onları kaldırıp yerine benimkileri astım. Lavaboda bu sefer el yıkamak için bir sabun vardı. Banyo sabunu yoktu. Duş alıp, temiz elbiselerimi de giydikten sonra, fotoğraf makinasını da alarak şehri dolaşmak için aşağı indim. Resepsiyondaki İngilizce bilen kadınına şehri dolaşmak istediğimi, ne yapmam gerektiğini sordum. O da 4 ve 2 numaralı treylebusların şehir merkezine gittiğini, onlara binmem gerektiğini söyledi. Otelden çıktım yolu karşıya geçerken mobil telefonum çaldı. Arayan oğlum Atilla idi. Tiflis’te olduğumu yolu karşıdan karşıya geçtiğimi, buranın İstanbul gibi büyük şehir olduğunu söyledim. Batum’da filmleri banyo yapmak için 2,5 Lari istemişlerdi. Filmleri banyo yapmadan göndereyim mi diye sordum. O da gönder dedi. Çünkü İstanbul’da 60000 TL ye banyo yapıyorlardı.
Önce 40 Lari olan otel ücretini ödemek için para bozdurmam gerekiyordu. Karşıya geçince para bozan yerin tabelasını gördüm. Bir lokanta girişinde küçük bir kulübe yapmışlardı fakat içerisinde insan yoktu. Orada beklerken yabancı tipli bir kadının kur değerlerini gösteren tabelaya baktığını gördüm. Sonra kadın oradan ayrılıp sebze tezgâhına yaklaştı. Yanına gidip İngilizce bilip bilmediğini sordum. Evet dedi. Paranın nerede değiştirilebileceğini sordum. Aynı yeri gösterdi. Orada insan olmadığını, başka bir yer bilip bilmediğini sordum. Bilmediğini, Rus olduğunu, Moskova’dan yeni geldiğini söyledi. Oralarda dolaşıp etrafı inceliyordum. Bir daha aynı yerin önünden geçerken içeride bir adam vardı. 45 Dolar bozdurdum. Otel parasını da ödemeliydim. Geriye otele döndüm. 45 Lari ödedim faturayı aldım. Geri döndüm para değiştirdiğim yerdeki lokantaya girdim. Vitrinde gördüğüm pide şeklindeki yiyeceği sordum. 4 Lari olduğunu söylediler. Bana İngilizce yazılmış yemek listesi verdiler pizza şeklindeki yiyeceğin önünde 1,5 Lari yazıyordu. Onu istedim. Yaklaşık 10 dakika sonra geldi.. Görünüşü hiçte pizzaya benzemiyordu. Yufkaya bazı sebzeler belki peynir de sarılmış yuvarlak hale getirilmiş, ortadan iki parçaya bölünmüştü. Tabakta ikide peçete vardı. Peçeteyle tutup ısırarak yemeye başladım. Midem bu tür yiyeceğe alışık olmadığından, bulanmaya başladı. Oradan çıkıp otobüs aşağıya doğru otobüs durağına yürüdüm. 4 numaralı treylebus gelince bindim. İlk bindiğim minibüsle şehri baştan, başa geçtiğimden şehir merkezini tanımıştım. Merkezde hükümet binasının önüne gelince indim. Banyo yapılacak filmleri de yanıma almıştım. Büyük bir binanın zemin katında fotoğrafçı tabelasını gördüm. İçeride modern makineler vardı. Çalışanlar İngilizce biliyorlardı 20 dakika da hazır olacak filmlerin ücreti1,5 Lari idi. Filmleri bırakıp, çevredeki bazı bina ve heykellerin resmini çektim. Biraz ileride sol tarafta parkın kenarında iyi durumda orta çağdan kalma küçük bir kilise vardı. Onun diş mekanın resmini çektikten sonra kapıdan içeri girdim. İçeride ayın vardı. Kiliseye her giren giriş kapısında üç defa haç çıkarıyordu. Kadınların hiç biri kapalı değildi. İnce kumaştan yapılmış gövdelerini iyice saran uzun askılı giysilerinin içinde seksi bile gözüküyorlardı. Ben haç maç çıkarmadım birkaç kişi dönüp bana baktı. Makineyi ayarlayıp iç mekânın resmini çektim. Oradan ayrıldım 20 dakika dolmuştu. Fotoğrafçı ya döndüm banyo yapılmış filmi birkaç parçaya bölüp ayrı, ayrı gözleri olan plastik kaba yerleştirdikten sonra üzerinde Kodak yazan zarfa koyup bana teslim ettiler. Yediğim Gürcü pizzasından dolayı midem iyice bulanmıştı. Oradaki satıcıdan Gürcü sodası alıp içtim.

Daha ilerilere yürümeye başladım. Bazı binaların resmini çektim. Tepede binaların arasından büyük bir kadın heykeli gördüm. O yöne yürümeye devam ettim. Ara sokaktan bir mahalleye girdim. Ön cephesi çok güzel bir ev vardı. Onu çektim. Döndüm bir kadın arkamda duruyor. Sokakta bir şeyler satıyordu. Onların arasına girip fotoğrafını çektirmek istedi.Buralarda elimde fotoğraf makinasını gören fotoğrafını çektirmek istiyor. Aynı şeyi Batum’da otelde çalışan iki kadın yapmıştı. Onların otel balkonunda parka karşı resimlerini çekmiştim. Fakat bu kadını çekmedim. Fotoğrafı kendine vermemin mümkün olmayacağını izah etmeye çalıştım. Bir şey anlamadı. Şimdi pişman oldum. Keşke çekseydim. Kapitalist sisteme alışmaya çalışan Gürcistan’da ki sokak satıcılarını gösteren bir belgesel fotoğrafım olurdu elimde, şimdide sizinle paylaşırdım. Oradan sola döndüm. Harabe halde bir kilise vardı. Onun resmini çektim. Arka tarafta bir çeşme vardı. Orada duran adamdan içilir mi diye sordum. Elimle tarif ettim onayladı. Biraz su içtim. Bahçeden geri çıkıp, yamaçta birkaç kilisenin resmini çektikten sonra tepedeki bir elinde kılıç, diğerinde şarap tası bulunan Gürcü kraliçesi Tamara’nın heykelinin resmini çektim. Biraz daha ileri yürüyüp nehir kenarına inince, karşıda kayaların üzerindeki eski bir kilisenin resmini çekiyordum. Bir ses duydum. “Bizimde resmimizi çek” diye. Kafamı döndüm. Sarp sınır kapısında tanıştığımız, İstanbul teknikten mezun petrol mühendisi ve onun gürcü karısı karşımda duruyordu. Tokalaştık tepedeki kadın heykelini sordum. Gürcü kadın; benim tahmin ettiğim gibi Tamara’ya ayıt olduğunu elindeki şarap tası dostlarına, kılıç ise düşmanlarına sunuyu temsil ettiğini söyledi. Azerbaycan konsolosluğunu bilip bilmediğini sordum. Bilmiyordu. Fakat az önce biraz ileride bir halıcıya uğramışlar, Azeri olduklarını söyledi. Onlar bilebilir dedi. Tepeye nereden gidebileceğimi sordum. Tepede Tamara heykelinin bulunduğu yerde hisar olduğunu oraya arkadan yolun çıktığını söyledi. Sokakta geceye kalmamamı tavsiye etti. Gece sokaklar tehlikeliymiş. Onlardan ayrıldım halıcıyı buldum. Halıcı az ileride ilginç minaresi çan kulesine benzer camiyi tarif etti. Oradakilerin de Azeri olduğunu onların konsolosluğu bilebileceğini söyledi. Yukarıya küçük bir sokaktan yürürken sokağın tam ağzına denk gelen camiyi gördüm. Sokakla birlikte resmini çektim. İçeride iki kişi vardı. Türkçe konuşuyorlardı.
Konsolosluğu biliyorlardı fakat adresini bilmiyorlardı. Yarın buraya gelirsem, taksiyle gidebileceğimizi söylediler. Caminin telefon numarasını aldım. Cep telefonumla aradım, başka bir yerin telefonu çalıyordu.
Tepeye çıkmak için biraz ileri yürüdüm. Hisar girişinde bir adam bekliyordu. Giriş için 30 Tetri istedi. Vermemek için mücadele ettim. 25 Tetri verip içeri girdi. Bilet diye bir şey yok adam ayaküstü para alıyordu. Issız patika yoldan tepeye doğru tırmanmaya başladım. Oldukça tedirgindim. Buralar tekin yerler değildi. Ara sıra tek, tek insanlar rastlıyordu. Soyulmaktan korkuyordum. Nihayet tepeye vardım. Güneş Tamara heykeline yandan vuruyordu.
Ben de uzak yakın olmak üzere iki resim çektim. Bu arada benim resim çektiğimi gören bir kişi resim çekmekten vazgeçti. Yanına gittim. Amerikalıymış. Kaldığı otel 200 Dolar imiş. Otobüs durağındaki taksici beni oraya götürmek istiyordu. Güneş buluda girmişti. Orada oturup şehrin resmini çekmek için güneşin çıkmasını bekledim. Bu sırada ABD’li ileriye yürüdü, geriye döndü. Bana ileride çok güzel hisarın olduğunu söyledi. Hisarın birkaç resmini çektim. Hisarın içinde güzel küçük bir kilise vardı. İçeriye girdim. Burada da ayın vardı. Duvarlar çok sade idi. Resim yada başka süslemeden iz yoktu. Kiliseden çıkıp aşağıya doğru yürüdüm. Yol kenarında daha önce gördüğüm küçük bir kilisenin resmini çekip asfalta kadar indim. Asfaltın üst tarafında birkaç masadan ibaret bir çay bahçesi vardı. Çok yorulmuştum bir sandalyeye oturup ayakkabılarımı çıkarıp, masanın altından görünmeyecek şekilde karşıdaki sandalyeye koydum. Genç bir bayan gelip, Gürcüce ne istediğimi sordu. Bira söyledim. Anlamadı. Türkçe bilip bilmediğini sordum. 15_16 yaşlarında bir Azeri kızı yanıma gönderdi. Kız Gürcü birasını getirdi 1 Lari. Başka yiyecek bir şey olup olmadığını sordum. 15 cm çapında yufka gibi bir şey getirdi. Kaçapuri olduğunu söyledi. İçinde peynir var dedi. Biraya katık ettim. Peynir tadı vardı. Fakat peynirden eser yoktu. Başka yerde yediğim Kaçapuri; bizim peynir içli keteye benziyordu. Biraz sonra masaya, yan masadan Azeri bir adam geldi. Bu mahallede Azerilerin oturduğunu söyledi. Ona da konsolosluğun adresini sordum. Bilmiyordu. Gitti polislere sordu. Onlarda bilmiyordu. Başkalarına sordu bilen yoktu. En son oradan geçen birine sordu. O da bilmiyordu. Ben her ikisine ne biçim Azeri oluyorsunuz kendi konsolosluğunuzu bilmiyorsunuz dedim. Geçen adam yanındakine takıldı o ermenidir bilemez dedi. Biraz sonra bir taksi geldi. Yanımdaki adam bilen adam geldi dedi. O tarafa gitti bir daha dönmedi. Başka bir Azeri adam masaya oturdu. Seyahat ile ilgili bazı sorular sordu. “Sen ne menem zengin adamsın ki böyle gezersin” dedi. Diğer adam adamda gelmeyince, biramda bitmişti. Oradan kalkıp derenin karşısında kayaların üzerindeki kiliseye doğru yürüdüm.
Bahçesinde insanlar toplanmış dereyi ve gün batışını seyrediyordu. Kiliseden dereye dik inen yaklaşık 300 m derinlikteki kayanın tam orta yerine denk gelecek şekilde insan eliyle yapılmışı andıran mağara vardı. Belki kiliseden suya inen gizli bir tünelin ağzıydı. Kilisenin kapıları kapalıydı. Duvarlarında ki taşların aşınmış olması çok eski olduğunu gösteriyordu. Kilisenin remini çektim geriye dönüp geldiğim köprüyü geçtim. Asfalta doğru yürüdüm. Yol kenarında birkaç domates salatalık ve erik satan Azeri kadından iki domates iki salatalık, bir kilo karışık erik aldım. Yakındaki polislere otele giden arabayı soruyordum ki satıcı kadın gelip arabayı gösterdi. Polis başka bir minibüs durdurarak beni otele gönderdi. Havada kararmaya başlamış gün bitiyordu.
Otelde banyo yaptım konserve açarak yemek yedim. Not defterimi alarak otelin zemin katında yol tarafından ayrı bir girişi olan kahve-bar’a girip, not tutmak için bir masaya oturdum. Tezgâhtakiler ve garsonların hepsi genç kızlardı. Erkekler değişik masalarda oturmuş bir şeyler yiyor, şarap içiyorlardı, arada bir servis için gelen garson kızların sırtlarını sıvazlayıp, Gürcüce bir şeyler söylüyorlardı. Garson kızların biri Azeri idi. Garsonlar büyük kaplarla değişik renklerde dondurma servisi yapıyorlardı. Azeri kızla Türkçe konuşup dondurma istedim. Masanın üzeride resimli listesi olan dondurmalardan hangisini istediğimi sordu. Kâse ile getirdikleri dondurmaların çok olduğunu, ben külahta daha az olanı istedim. Benden 60 Tetri istedi. Oysaki Aynı dondurmayı sokak tarafındaki satıcıdan alınca 40 Tetri idi. 60 Tetri verdim. Biraz sonra cam bir tabak, bir kaşık ve külahta dondurmayı getirdi. Külah seviyesine ininceye kadar kaşıkla yemeyi uygun gördüm. Doğrusu bu yabancı ülkede ve bu yabancı insanlar arasında dondurmayı yalamaya utandım. Aynı zamanda bıyık ve sakalıma bulaşma ihtimali vardı. Ortalıkta peçete yoktu.

19 Aralık 2009 Cumartesi

Asya Turu (Gürcistan-Batum)

Gürcistan’a giden araba 22.30 da Rize’den hareket etti. Arabayı görünce moralim iyice bozuldu. Oldukça eski idi. Ötesine berisine yamalıklı boya vurulmuştu. Cehenneme gidiyormuşum gibi içimde bir his baş gösterdi.
Arabada biri Hollanda’lı, diğeri Sirilanka’lı iki yabancı vardı. Sirilanka’lı Hindular gibi siyahtı. Tiflis Üniversitesinde, "sistemler analizi" dersi veriyormuş. Hollandalı ise Bakü'ye gitmek için, Tiflis’e vize almaya gidiyormuş. Oradan Ermenistan’a gidecek, sonrada Türkiye'ye dönecekmiş. Birkaç kelime Türkçe de biliyordu. Birkaç sefer Türkiye'ye gelmiş. Hollanda da Kapı pencere üzerine marangozluk yapıyormuş. Altı ay kış çalışıp, altı ay yaz geziyorum diyor. Küçük bir deftere notlar alıyor, bazı resimlerde yapıştırmış. Boş bir sayfaya Trabzon'da Laz kızı yapıştırmış. Henüz yazılarını yazmamış. Afrika seyahatin da yazılar arasına zenci resimleri yapıştırmış.
Hopa’yı geçtikten sonra yol asfalt değildi oldukça bozuktu. Araba yavaş, yavaş ilerliyordu. Ben Hopa Termik Santralın da Çalışırken 1979 yılında Hopa- Sarp köyü arasındaki yol inşaatı yeni başlamıştı. 15 yıl oluş, Termik Santral‘dan sonra sahil sırf kayalıktı geçilmiyordu. Hopa burada bitiyordu. Santralın lojmanlarının önünden yol geçerek bu kayalıklardan devam etmiş. Fakat limandan sonra 1 m asfalt bile yapılmamış. Liman çıkışından sora yol yapım çalışması halen devam ediyor.
Termik santral önünden geçerken eski günleri hatırladım. Ömrümün takriben bir senesi burada geçmişti ve en mutlu yıllardı. Üniversiteyi bitirdikten sonra elle tutulur bir iş bulmuştum. Kendimi yetiştirmek içinde iyi bir teknolojik ortamdı. Orada bir sene içinde öğrendiklerimden, bütün iş hayatım boyunca yararlandım. Üniversite eğitimi kadar etkili olmuştu. Hatta bir ay eğitim için Soma eğitim merkezine gönderilmiştim. Eğer askere alınmasaydım bir hafta içerisinde yine Soma'ya eğitim için gidecektim. Daha sonrada Soma'ya gidenleri, Polonya’ya altı aylık eğitim için göndermişler. Lojmanların etrafına dikilen ağaçlar kocaman olmuş, nerde ise binaları kapatmışlardı. Kolay değil aradan 20 sene geçti. Mis Süt'ün üst tarafına dikilen çam ağaçları, ben işe girdiğimde 10 cm. idi. Şimdi orman oldu. Yol biraz deniz doldurularak, birazda eski termik santral yolu kullanılarak yapılmış. Daha önce tel örgü içinde olan lojman alanı, şimdi kosabalağ olmuş. Santralın yanından geçerken gözüm, Rusya’dan enerji almak için kurulan, Avusturya’dan satın alınan 280 K.V.'lük trafoyu aradı. Aynen yerinde duruyordu. Ben askere giderken Rusya’dan enerji alındığı için santral tamamen durmuş, kış nerde ise gelmiş, Eylem yeni doğmuştu, kaloriferler yanmıyordu. Lojmanların nasıl ısıtılacağı konuşuluyordu. Askere hemen gitmeme bu vesile oldu. Dünya ne çabuk değişiyor, enerji aldığımız ülke, bizden aldığı gıda maddeleriyle geçinmeye çalışıyor. Batum’ da satılan vitrindeki gıda maddeleri, Türkiye’den getirilmiş, göze hiçte yabancı gelmiyor.
Türkiye-Gürcistan Sarp sınır kapısına geldiğimizde; saat 24.00 'ı biraz geçiyordu. Otobüs polis kontrolünün 100 m. ilerisinde durdu. Arabadan inip el çantamı aldım. Sırt çantam ve Rize’den aldığım nevale alt bagajda idi. Polis pasaportu kontrol edip, bir defterdeki listeden ismimi aradı, bulamayınca, pasaport giriş -çıkış kısmındaki bölümü 10.07.1997 tarih damgası ile mühürledi. Daha sonra Gürcistan giriş kapısına geldik. Bir asker, demir parmaklı kapıyı arada bir açıp, insanları birer, ikişer olmak üzere kontrol için içeri alıyordu. Orada kapalı bir camekân kabin içindeki bayan polis, Gürcistan vizesinin üst sağ köşesine, tarih bildiren mührü bastı. Başka bir demir kapıda bu mührü kontrol eden asker geç dedi. 1 dolar istedi vermedim. Biraz ileride parmaklıklara yaslanmış iki kişi yanlarına gitmem için işaret etti. Pasaportu istedi. Üzerine pul yapıştırmak ve karşılığında 10 dolar istediler, biraz mücadeleden sonra, para vermeden ellerinden pasaportu aldım. Az ileride cam pencerenin içerisinden el salladılar. Paramı deklare etmek için bir form uzattılar, 3 dolar istediler.
Tetrapak servis mühendisi Semih Bey Giriş ve çıkışlarda paranın mutlaka deklare edilmesi gerektiğini, yoksa çıkışta zorluk çıkardıklarını söylemişti. O ülkeden hiç bir zaman fazla para ile çıkılamazdı. Bunun üzerine 3 dolar verip formu aldım. Onlarda 3 dolarlık fiş kesti. Yandaki camdan formu isteyip, 2 dolar istediler, vermedim. Paramı kaydedin dedim. Kendin yaz dediler. 2 doları bilgisayar için istiyorlardı fakat önlerinde bilgisayar göremiyordum. Oradan da pasaportu koparttım. Kişileri tek, tek aldıklarından, kimse kimseye yardımcı olamıyor, bunlarda her adım attığın yerde soymaya çalışıyorlar.
Arkamdan karısıyla gelen, (Tiflisli bir Gürcü Kızla evli) İstanbul Teknik Üniversitesi, petrol mühendisliğini bitirmiş, Trabzon’da bir fabrikada müdürlük yaptığını söyleyen genç, hepsine para ödemiş, Kıçını yere vurup kaldırıyordu. –Ne işin var Gürcistan’a gidiyorsun dedim. –Karımın memleketi dedi. –Gürcistan’dan nasıl karı buldun dedim. –Trabzon’da tanıştık dedi. Aynı durumda olan iki çocuklu bir çift daha arabada vardı. Demek ki aynı olay, Türkiye’de reklam olan, "nataşa” olayı. Sanki Türkiye’de kız yok onlarla evlenmemişler, Gürcistan sınır kapısında bir sürü zorluk çekiyorlar.
Arabaya döndüğümüzde iki görevli, arabadaki nataşaların, (4 veya 5 tane vardı) arabanın arka koltuğunda tavana kadar yüklenmiş olan, bagajlarının kontrolünü yapıp kayıtlar aldılar. Alt bagajlarda açıktı. Ben sırt çantamla nevalemi alıp yanımdaki koltuğa yerleştirdim. Bagaj kontrolü bitince, arabada işi organize eden, yaşlı amca (Beni Rize’de ona teslim etmişlerdi. Batum’da beni bir ötele yerleştirecekti.) Bagajlar için elli dolar istediklerini, çantaları olan herkes beşer dolar vermeleri gerektiğini söyledi. Adamın biri eşyaları için 10 dolar vermiş, diğerleri ise para vermeye yanaşmıyordu. Bir ara paranın polis için olduğu söylendi. Diğer biri biz o parayı daha önce ödedik dedi. Böylece sabah saat 6.00'a kadar arabada bekledik. Ben uyumuştum.
Uyandığımda, şişman iriyarı yöreye özgü siyah elbise giyen bir adam, önümde oturan sarışın kadınla bir şeyler için kavga edercesine Gürcüce tartışıyordu. Kadın 1 dolar vermek istedi almadı. Kızgın bir şekilde arabadan dışarı çıktı. Biraz sonra tekrar döndü. Ön sıradan başlayarak, herkesle kavga edercesine tartışıp para toplamaya başladı. Aynı şeyi yukarıda bahsettiğim ihtiyara da yaptı. Fakat kimse para vermedi. Bendende para istedi. Arkamda oturan Sirilanka’lı ona Gürcüce bir şeyler söyledi. Adam benden vazgeçti.
Nihayet saat 7.00 da hareket ettik. Bizim sınır kapısına gelen yol bozuk olmasına rağmen. Bunlarınki asfalt ve eski bir yoldu. Yani çok öncelerden yapılmış Deniz kenarına arabaların denize uçmasını engellemek için, 100*50 cm ebadında, aralıklı beyaza boyanmış, beton bloklar yerleştirilmiş. Bu bloklar altta geniş üste gidildikçe elipsoit şekilde yatsılaşıyordu. Geçtiğimiz yol kenarındaki evlerde bizdeki evlere benzemeyen, mimari yapı tipinde, değişik bir kültürün izleri okunuyordu. Binaların ön cephesine, göze hitap eden, incelikte süsleme ve şekiller verilmişti. Arada bir yol kenarında kazığa tutturulmuş sac parçasına Türkçe "mazot" yazılmış ok işareti yapılmış tabelalar ilişiyordu. Fakat ben petrol istasyonu veya mazot pompası diye bir şeyi göremiyordum. Bir zaman sonra bu tabelaların birinin önünde durduk. Arabadan inip baktım. Hortumun bir ucuna benzin tabancası takılmış, hortumu takip ettim. Beni bir duvara tutturulmuş, su sayacına benzer, bir sayaca götürdü. Adamın biride başında rakamlara bakıyordu. Tahminen sadece geçen miktarı litre olarak gösteriyordu. Sayacın girişindeki başka hortum içeriden geliyordu. Yukarıda verdiğim saat değerleri, bizden iki saat ileri olan Gürcistan saat ayarına göredir.
Yaklaşık saat 8.00'da (yani 6.00) Batum’a vardık. Sarp sınır kapısından bizi ve başka bir otobüsü önümüzde giden polis taksisi getirdi. Buralarda da PKK saldırısından korkuluyor. Batum şehrinin bir köşesinde benimle birlikte diğer yolcuları da indirdiler. İhtiyar otelin yolunu tarif etti. Çantaları yüklendim yola koyuldum. Birkaç yüz metre yürüdükten sonra bir banka oturdum. Yüküm nevaleyle birlikte çok ağırlaşmış, daha fazla yürüyemedim. İnsanlar yanımdan gelip geçiyor, her şey normalmiş gibi ilgilenmeden gidiyorlardı. Elimde ceymisbond çanta, sırtımda sırt çantası bir miktar yabancı gibi görünsem bile, bu insanlara hiçte aydan gelmiş izlenimi vermiyordum. Oysa yola çıkmadan önce herkes gözümü oldukça korkutmuştu. Bu ülkelerde idari otorite yok, sen oralarda telef olursun diyorlardı. Bu anlattıklarım Batum’da kaldığım süre devam etti. Sınır kapısında biraz sıkmışlardı. Fakat burada anormal bir şey yoktu. Aynı şeyi buraya gelen bir kamyon sürücüsü da söyledi. Galiba ona da sınırda zorluk çıkarmışlar. Batum’da insanlar oldukça cana yakın ve yardım sever.
Çantaları sırtlanıp birkaç yüz metre daha yürüdüm. Otel bir yerlerde gözükmüyordu. Birilerine turist otel diye sordum. Önce bir şey anlamadı. Bir süre düşündükten sonra, ha a... ! in turist otel dedi. Baktım az bir parça Türkçede konuşuyor, yolu tarif etti. Bir süre daha yürüdüm. Polislerin yanında durdum. Onlar bir minibüs durdurup beni bindirdiler. Eşyalarımı arabaya taşımamda yardımcı oldular. Ben eşyaları yerleştirip oturmadan araba hareket ettiği için, ayağım arkadaki adamın pantolonuna sürttü. Adam önce pantolonunu temizledi. Sonra yüzünü ekşitti ve kafasını salladı. İngilizce özür diledim. Anladığını da sanmıyorum. Bu memlekette az miktarda bile İngilizce konuşup, anlayan insan çok az. Oda bir kaç kelimeden ibaret. Ötelin arka sokağında araba durdu. Öndeki birileri bana öteli gösterip, gürcüce bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Cebimde gürcü parası olmadığından, sürücüye 1 dolar verdim. Oda paranın üzerini Tetri (kuruş) olarak arkasındaki adama uzattı. Ben çantalarla inerken oda benim elime tutuşturdu. İlk paramı bozdurmuştum.
Çantaları sırtlanıp in turist ötele arka kapıdan girip Resepsiyona kadar yürüdüm. Resepsiyonda önden hafif saçları dökülmüş, orta yaşlı bir adam vardı. Az miktar Türkçede konuşuyordu. Üç çeşit odalarının olduğunu söyledi. En ucuzu banyosuz, en pahalısı lüks oda olduğunu, banyolu normal odanın fiyatı ise 50 Lari (lira) olduğunu söyledi. Odayı görmek istedim. Çantaları Resepsiyonun önünde bıraktım. Adam beni otelin iç kısmına giden koridorun başında müşterileri kontrol eden kişiye götürdü. Giderken çantalara göz kulak olmasını söyledim. Tamam dedi. Kontrolör beni ikici kattaki kat görevlisi şişmanca bir kadına götürdü. Kadına bir şeyler söyledi. Kadın aşağıdan anahtarı getirtirdi. Merdiveni çıkınca sağ koridorda, sağ sıradaki 319 numaralı kapıyı açtı. Oda temiz görünüyordu. İlk bakışta 4 yıldızlı otel odasını anımsatıyordu. Balkon kapısını açıp bahçeyi gösterdi. Bahçe nerde ise botanik bahçesi görünümünde, Palmiye, çam ve ismini bilemediğim değişik ağaçlarla süslenmiş, sağ tarafında değişik renkli taşlarla mozaik yapılmış havuzu olan, havuzda renkli akvaryum balıkları bulunan şaheser bir şey idi. Havuzun önünde kahve bar vardı. Birkaç siyah omuzları ve kolları dışarıda bırakan askılı uzun tül şeklinde vücut hatlarını tamamen ortaya çıkaran zarif giysili kadın palmiye altında oturmuş tavla oynuyorlardı. İlk bakışta bahçenin cennet bahçesi, kadınlarında cennet bahçesindeki huriler izlenimi veriyordu. Sadece odanın balkonunda oturup bu bahçeyi seyretmek, insanın ömrüne ömür katardı.

Odayı beğenmiştim. 4 yıldızlı otellerdeki televizyon mini bar, banyosunda sabun yoktu. Havluları bez gibi ince bir şeylerdi. Bazıları da oldukça eskiydi. Fakat temizdiler. Olsundu benim banyo havlum, sabunum, şampuanım vardı. onlara ihtiyacım yoktu. Aşağı inip odayı tutmaya niyetlendim. Sirilanka’lı arkadaş, 1 doların 1.29 Lari olduğunu söylemişti. Buna göre makinem ile hesap yaptım. Odanın fiyatı yaklaşık 40 d0lara geliyordu. Fiyatı normal sayılırdı. Adamla pazarlık yapıp 35 dolar teklif ettim. Adam kızdı. Bir kuruş aşağı inmedi. Daha sonraki izlenimlerimde, gürcüler söyledikleri fiyatı almaya çalışıyorlar, pazarlığa yanaşmıyorlar. Odayı tuttum. Eyer 1.29 Lari'ye paramı bozarsa hemen ödemek istediğimi söyledim. 1.27 teklif etti. Kabul etmedim. Paramı bozdurunca ödememi kabul etti. Pasaportumu aldı üzerinde, ötelin adı adresi, benim odamın numarasını bildiren bir kâğıt uzattı. Bunun pasaport yerine geçeceğini, polis sorarsa bunu gösterebileceğimi, otelden ayrılırken pasaportumu vereceğini söyledi.

Eşyalarımı odama çıkardım. Odada iki yatak, iki komidin, bir çekyat, ortada 50*50 ebadında sehpa vardı. Pencere kenarında, ise tuvalet masasına benzer bir masa bunun üzerinde, bir tepsi içerisinde iki su bardağı, su dolu bir surahi ve çiçeksiz boş cam vazo, masanın önünde de sandalye vardı. Girişin sol tarafında ise siyahımsı kötü bir koltuk duruyordu. Aynı koltuktan lobide de görmüştüm. Eşyalarımı çantamdan çıkarıp önce bir banyo yaptım. Daha sonra ispirto ocağına bir miktar ispirto doldurup, 500 cm3’lik demlikle çayımın suyunu ısıtmaya başladım. Diğer taraftan Rize’den aldığım yiyecekleri açarak, çayın suyu kaynadıktan sonra mini tavaya birkaç damla ay çiçek yağı koyarak iki dilim kaşarı kızarttım. Arkasından Cemafer’e telefon edip Batum'a geldiğimi bildirdim. Kahvaltı kaşar, kızarmış kaşar, salam, ekmek ve çaydan ibaretti. Kahvaltıdan sonra hafif uyku bastırdı. Yatağı açıp içine girdim. Fakat uyuyamadım. Bir süre dinlendikten sonra fotoğraf makinesini de alarak, aşağı bahçeye indim. Odamda doldurduğum pipom da ağzımda idi. Bir taraftan pipomu içip diğer taraftan, etrafı seyrediyordum. Huri kılıklı bayanlar bahçede halen tavla oynamaya devam ediyorlardı. Garson bayan yaklaştı bir şey istemediğimi sadece oturduğumu söyledim. Bir şey anlamadı. Diğerini gönderdi. Ona da aynı şeyi söyledim. Tamam dedi.

Beş-on dakika oturduktan sonra kalkıp bahçeden dışarı çıktım. Parka doğru yürümeye başladım. O anda kendimi çok mutlu hissettim. Parka birkaç yerden geniş cadde şeklinde giriliyor. Sokağın her iki tarafına da baksan parkın sonunu göremiyorsun. Çam, ladin, manolya ve palmiyelerle bezenmiş, park insana yaşama sevinci uyandırıyor. Parkın ötesine berisine ufak tefek büfeler ilave edilmiş. Bu büfelerin yeni ilave edildiği anlaşılıyor. Her biri bir sanat eseri, ya kamıştan yada ahşaptan yapılmış. Benim girdiyim caddenin deniz çıkışı, gotik başlıklı sütünler, üzerinde taş kirişler şeklinde düzenlenmiş. Antik kent görünümlü bir çıkış.

Bu çıkışın sol tarafında giriş kısmı çinilerle süslü, kubbeli bir girişi olan tiyatro binası, daha ileride de iki katlı bir kaç sütunlu balkonu olan restoran, bar binası vardır. Parkın içinde ince işçiliklerle bezenmiş, birçok irili ufaklı hizmet binaları var. Bunların hiçbiri parkın doğal görünümünü bozmuyor. Hatta çamlar sırayla değil düzensiz dikilerek orman görünümü verilmiş. Orta yerlerden birinde, yuvarlak ve renkli deniz taşlarından yararlanarak mozaik şeklinde yapılmış, bir havuzda kuğular yüzüyor. Parkta çalışmalar büyük ağırlıkla hızla devam ediyor. Tenis kortu hizmete açılmış, şimdide deniz tarafına kapitalist sistemdeki modaya uyarak halı saha yapılıyor.

Şehir tarafında geniş bir alanda eski binalar yıkılmış, toprak ilave edilerek yeşil alan yapılıyor. Türkiye’de hiç bir yerde bu kadar geniş bir parka rastlamadım. (Antalya parkı dahi) Parkın bir köşesinde, direkler üzerinde çatısı yapılmış ahşap, etrafı açık bir çardak, içinde masa ve sıralar şeklide oluşturulmuş oturma yerlerinde insanlar oturmuş, tavla gibi çeşitli oyunlar oynuyorlar. İçerisinde oyun oynayan, onları seyreden insanlarla tıklım, tıklım dolu. Burası bir çay bahçesi değil. Yakında büfede yok. Bağımsız serbest oyun yeri.
Deniz kıyısına kadar yürüdüm. Hava güzeldi. Denizde biraz dalga olmasına rağmen, kıyı yüzen ve güneşlenen insanlarla doluydu. Kıyıda kum yerine yuvarlak çakıl vardı. Tabii bu çok dalgalı açık denizin işaretiydi. Batum’dan ayrılmadan önce Kara denizde yüzmeye niyetlendim. Mayomu yanıma almıştım. Sırt çantamı yerleştirirken, kısa pantolonuma yer kalmamıştı. Denize otelden deniz kıyafetiyle gidebilmek için, bir kısa pantolon satın almalıydım. Hem de paramı Gürcü parasına değiştirebilirdim. Ötele döner dönmez arka kapıdan dışarı çıktım. Şehre doğru yürümeye başladım. Taksi durağındaki sürücülere İngilizce bilip bilmediklerini sordum. Biri biraz biliyordu. Beni alıp 100 veya 150 m. ileride, ara sokaktaki döviz alış satış ofisi gibi çalışan yere götürdü. Bir kâğıtta doların alım ve satımı elle yazılıp duvara asılmıştı. Alış:1.28; satış:1.30 Lari 50 dolar bozdurdum. Çünkü otele bu gün 50 Lari ödemek mecburiyetinde idim. Sokak boyunca yürüdüm. İçerisinde birkaç parça elbise olan küçük bir dükkâna girdim. Pantolon aradım bulamadım. Bu küçük dükkânlar genellikle kadın kıyafeti satıyorlar. İleride bir avlunun duvarına asılmış birkaç parça elbise vardı. 3 adet te kısa pantolon vardı. 5 veya 6 Lari’ye veriyor, beğenmedim. Daha ileride bir çay bahçesine oturup bira sordum. 1 Lari idi. Kahve söyledim. Çok güzel kahve yapmışlardı. Fincanları bizimkinden biraz daha geniş ve yayvandı. Kahve içtikten sora kalktım, 5 veya 6 Lari’lik pantolonlardan birini alıp denize gitmeye karar verdim. Satıcı kadının yanına gelince, bir kız bir erkek iki genç vardı. Erkek daha iyi olmak kaydıyla ikisi de İngilizce konuşmaya çalışıyordu. Bularla konuşmak için alışverişi uzatıp pazarlık yapmaya başladım. 6 larilik pantolonu bir türlü 5 Lari’ye indirttiremiyordum. Nihayet 5,5 Lari'ye satın aldım. Bu satıcılar kendilerini kapitalist sisteme alıştırmaya çalışan, Türkiye'ye gelip bavul ticareti yapan küçük tüccarlardı. Elbise etiketlerinde İngilizce bir şeyler yazıyor. Hiç Gürcüce yazan etiket görmedim. Oğlan kadının bu pantolondan ancak bir Lari kazandığını söyledi. 50 Tetri kazansın dedim ve pantolonu aldım. Yol kenarlarında bir kutu üzerine dizilmiş, hepside Türkiye’den getirilmiş, gözüme hiç de yabancı gözükmeyen renkli paketlerdeki bir kaç kıraker ve bisküvi satan kadınlara tesadüf edebilisiniz. Aynı satıcılardan parkın her köşesinde var. Ötele dönüp üzerimdekileri çıkarıp, mayo, tişört ve kısa pantolondan ibaret deniz kıyafetlerimi giyip, ayaklarıma da terlikleri taktıktan sonra, odanın anahtarını mayomun uçkuruna bağlayıp iç kısmına soktum. Denizin yolunu tuttum. Parkı geçerek denize ulaştım. Plastik hasır, iki gencin yanına serildi. Biraz güneşlendikten sonra, şapkamı, tişörtümü ve terliklerimi hasır üzerinde bırakarak denize daldım. Kıyıda bayağı yüksek dalga oluşuyordu. O yüzden açığa yüzdüm. Dalga beni sağ tarafa sürüklüyordu. Kıyıya ulaştığımda bayağı yorulmuştum. Kıyıya çıkmadan dalga beni iki defa devirdi. Çakılların arasına karıştım. Ayaklarımın yaralanıp yaralanmadığından haberim yok. Daha sonra çoraplarımda nerden geldiğini bilmediğim, büyük lekeler gördüm. Önce sola doğru çakılların üzerinde bir süre yürüdüm. Hasır’ı bulamayınca geri döndüm. Sağa yürüdüm. Gene bulamadım. Önce kimselerin ortadan kaldırdığı içimden geçti. Tekrar geri dönüp, sola doğru yürüdüm. Tam hasır’ı gördüm ki elimden kulak tapamı düşürdüm. Bir süre onu aradım. Bulduktan sonra hasır’ın yanına gittim. Oradakiler de tanışmak niyetinde idiler. Bir kaç kelime İngilizce biliyorlardı. İkisi de Tiflis’te doktormuş. Birisinin saçı tamamen kazınmıştı. Diğerinden daha boylu idi. Batum’a bir aylık kurs için gelmişler. O kadar yorulmuştum ki orada uyuya kaldım. Herhalde bir hayli uyumuştum. Gözümü açtığımda, doktorlardan biri başımda duruyor, çok yanacağımı söylüyordu. Uyku sersemliği içinde önce Türkçe, bir aydır güneşlendiğimi, artık güneşin yakmayacağını izah ediyordum ki, hiç bir şey anlamadığının farkına vardım. Sonra aynı şeyleri İngilizce izah ettim. O uzaklaştıktan sonra ben tekrar uyudum. Önceki gece sınır kapısında sabaha kadar beklemiş, arabada ancak bir saat uyuyabilmiştim. Uykuya doyup uyandığımda etraftaki insanlar değişmiş, doktorlar da gitmişti. Hasır’ın altına girip etraftakilere aldırmadan ıslak mayomu çıkarıp kısa pantolonu giydim. Zaten kimse benimle ilgilenmiyordu. Parkta biraz yürüdükten sonra, otele dönüp düş aldım. Fotoğraf makinesini alarak dışarı çıktım. Güneş batmadan birkaç fotoğraf çekmek istiyordum.
Eski ve büyük bir kilise vardı önce gidip onu çektim. Birkaçta bina cephesi çektim. Sonra yürüyerek pazar yerine ulaştım. Pazar herhalde bitmek üzereydi ki, ortalıkta sararmış salatalık, ezik büzük domates, ve erikten başka sebze gözükmüyordu. Pazarda ekmekte satılıyor. Bir ekmek yarım dolar dolayında. Pazarda yemeye hazır yağda kızartılmış balık bulmanız mümkün. Küçükleri demir şişlere takılı, büyükleri ise tezgahta yayılmış, balıklar verniklenmiş gibi sarı kırmızı renkte parlıyorlardı. Pazardan iki domates iki salatalık bir kilo erik alarak ayrıldım. Sonra içki satan bir dükkana girip, Batum'da üretilmiş 70'lik bir şampanya ve kalp şeklinde köpük strafor kaba şiringklenmiş kuru yemiş aldım. Çarşıyı gezdiğim sürede hiç posta kartı satan yere rastlamadım. Bel çantam söküldüğü için ayakkabı tamircisi aradım. Oda yoktu. Yolda bir fotoğrafçı dükkânı bulunca posta kartını ona sordum. Anlamadı dışarıdan Türkçe bilen bir ihtiyarı çağırdı. İhtiyara izah ettim. Adam Batum’ da yaşayan Müslüman Türk’lerdendi. Batum’ la ilgili çektiği resimleri gösterdi. İçlerinden biride camiye aitti. İhtiyar bizim cami dedi. Gidip gördün mü diye sordu. Pazar yerinden dönerken uzun sütün gibi bir şey görmüştüm. O herhalde cami minaresiydi diye aklımdan geçirdim. İhtiyara uzaktan gördüm galiba dedim. Kart postal yerine fotoğrafların bir tanesini bir Lari’ ye satıyordu almadım. Aynılarını ben zaten çekmiştim. Posta kartı diye onları arkadaşlarıma göndermek ayıp olacaktı. Otele doğru yürürken sol tarafta bir fotoğrafçı daha gördüm. Ona da sordum. İçeriden ortaokul çağlarında bir çocuk çağırdı. Çocuk çok güzel Türkçe konuşuyordu. Bunu kendisine söyleyince, zaten Türk olduğunu buraya Bayburt’tan çalışmaya geldiğini söyledi. Sonra koltukta oturan adam Türkçe konuşmaya başladı. Oda Trabzon’dan bu gün gelmiş. Bu daha önce bahsettiğim kamyon sürücüsü idi. Ona da sınır kapısında eziyet çektirmişler. Batum’ da oda benim gibi bir problemle karşılaşmamış. Ötele dönüp zemin kattaki koridora girince elektrikler söndü. Geriye lobiye döndüm. Bir müddet koltuğa oturup bekledim. Mumları yaktılar. Elektrikler gelmeyince, koridordaki adamın elinde elektrik feneri gördüm. Merdivenlere gidinceye kadar arkamdan ışık etmesini söyledim. Yardımcı oldu.
Odama çıkıp sandalyeyi balkona taşıdım. Balkon yıldızların altında daha aydınlıktı. Aldığım meyve, kuru yemiş ve bulabildiğim kapların bir kısmını balkona taşıyıp, bir kısmını da pencere kenarına, bir kısmını da beton korkuluğun üzerine yerleştirdim. Hava daha tam kararmadığından şampanyamı rahatça balkonda içebilirdim. Bir kaba (tavaya) domates ve salatalığı doğradım. Tasada erikleri koydum. Sularda kesilmişti. Su kabındaki susan tasa koydum. Erikleri hem yıkayıp, hem yiyordum. Beklemiş su olduğundan mikrop bulaşmasından da korkuyordum. Bir iki bardak şampanya içtikten sonra iyice tıkandığımı anladım. Daha önce odayı tutmada ve eşyalarımı taşımada yardımcı olan orta yaşlardaki kat görevlisi kadın, ben odama çıkarken masasında sessizce oturuyordu. Selam verip odama öyle gitmiştim. İki cam bardaktan diğerine şampanya doldurarak, kadına götürdüm. Kibriti yaktım mumu olup olmadığını sordum. Bir şey anlamadı. Olsaydı zaten kendisi yakardı. Bardağı bırakıp odama geri döndüm. Şampanyayı epeyce azaltmıştım. Elektrikler bir türlü gelmiyordu. Öteli ön kısmı yarım daire şeklinde olduğu için, benim balkonumun tam karşısında ikinci kattaki salon lokanta idi. Orada sanırım bir yemekli parti vardı. Gürcü müziği çalıyor, dans ediliyor, arada bir şarkıcılar şarkı söylüyor, mikrofonda adamın biri anlamadığım gürcüce bir şeyler anlatıyordu. Gündüz denizden döndüğümde, lokanta kapısındaki adama, içeri girip müzik dinlemek istediğimi sordum. Bir şeyler izah etmeye çalıştı ama ancak yasak olduğunu anlayabildim. Elektrikler söndüğü için lokantadaki parti zadeler de balkona taşındı. Tabii ki müzikte sustu. İyice karanlık olmuştu. Aydınlık yapacak sadece ispirto ocağım vardı. Onu yaktım. Arkasından elektrikler geldi. Lokantadaki dans yeniden başladı. Bazı perdeler açık olduğundan rahatlıkla izleyebiliyordum.
Balkonda oturmaktan usanmıştım. Hiçte defterime not almamıştım. Son bardağı da doldurup, kalp şeklindeki köpük kuru yemiş kabına birkaçta erik koyup, bardakla beraber yanıma alarak, bahçeye indim. Kat görevlisini yanından geçerken baktım oda ayaktaydı. Sarhoş olmuş sallanıyordu. Bana nereye gittiğimi sordu. Bahçeye ineceğimi söyledim. Arkadaşın mı var diye sordu. Yok sadece not tutacağımı söyledim. Nasıl durumun yağşi mi diye sordu. Yağşi dedim. Bahçede büfe önündeki masa aydınlıktı. Oraya oturup not tutmaya başladım. Bir iki sayfa yazdım. Baktım şampanyanın etkisiyle sızmaya başlayacağım. Bardağı yarılamıştım. Fakat hepsini içmem mümkün değildi. Odama çıkıp yatmalıydım.
Kat görevlisinin yanından geçerken şampanyayı, kalan kuruyemiş ve bir eriği ona bıraktım. Bu bardak senin odanın bardağıdır dedi. Bende sabah getirip koyarsın dedim. Kendimi yatağa atar yatmaz uyumuşum. 11.07.1997 sabah uyandığımda camdan güneş içeri sızıyordu. Daha önce sabah denize gidip öğlene kadar yüzeceğimi kararlaştırmıştım. Önce kahvaltı yaptım. Baktım hava bulutlanıyor. Fotoğraf makinesini alıp aşağı indim. Güneş arkamda iken parkta bir iki resim çektim. Sonra kuzey yönünde parkın kenarında yürümeye başladım. Yağmurda çiselemeye başlamıştı. Giderekte artıyordu. İleride ön tarafı teraslı kamu binası vardı. Bazı insanlar yağmurdan korunmak için orada bekliyordu. Belki bir yerlerde oturup not tutarım diye defteri de yanıma almıştım. Koşarak binanın önüne çıktım. Birkaç basamak merdivenle yukarı çıkılıyor. Binanın üst katıda öne doğru çıkıktı. Buraya yağmur gelmiyordu. Defteri bir basamağa koyup üzerine oturdum. Uzun süre yağmur dinmediğinden orada bekledim. Takriben yarım saat bayağı sıkılmıştım.
Gece sızıp kaldığım için banyoyu sabah yapmış, çamaşırları yıkayıp, balkona asmıştım. Şimdi yağmur oları tekrar kirletmişlerdi. Bir an önce ötele dönüp çamaşırları içeri alıp, yıkayıp banyoda asmalıydım. Çamaşır ipini sırt çantamda birlikte taşıyordum. Gemide bile bana yardımcı olmuştu. Yağmur bir türlü dinmiyordu. Binadan çıkan bir adam arabasına bindi. Beni ötele kadar götürmesini söyledim. Anlamadığım bir şeyler söyledi. Sonrada çekti gitti. Arkasından baktım otel yönüne gidiyordu. Uzun süre orada beklemek içeridekilerin dikkatini çekmiş olacak ki, birileri yanıma sokulup içeri girmemi söyledi. Lobiye girdim öteye beriye bakındım hiç kimse ilgilenmedi. Tekrar dışarı çıktım. Aynı adam tekrar geldi. El hareketleriyle yağmur yüzünden orada oturduğumu anlatmaya çalıştım. Oda oturabileceğimi ima etti.
Yağmur zayıflamıştı oradan kalkıp ötele döndüm. Bir gün önce resepsiyonda İngilizce konuştuğum kadın yerinde idi Yanına gittim. Şehirde posta kartı arayıp bulamadığımı söyledim. Otelde satıldığını, lobinin başında kitap gibi bir şeyler satan kadını gösterdi. Ayakkabı tamircisini sordum onunda otelde olduğunu, sökülen bel çantamı tamir edebileceğini anlatı. Önce birlikte kart satan kadına gittik. Sadece Batum’la ilgili bir cins kart vardı. Üzerindeki resimde parktaki bar binasının resmiydi. Aynı karttan 4 adet aldım zarf yoktu. Kadın zarfı sadece posta hanede bulabileceğimi söyledi. Yerini tarif etti. Sosyalist sitemin kalıntıları, oradan birlikte otelin arka köşesinde, zemin katta olan ayakkabı tamircisine gittik. Tamirci önden saçları dökülmüş 50_55 yaşlarında orta boylu bir adamdı. Bel çantamı çıkarıp adama gösterdim. Kadında Gürcüce tamir etmesini söyledi. Oradan ayrıldı. Yapacaklarını adama İngilizce anlatmaya çalıştım. Baktım anlamıyor, Türkçe bilip bilmediğini sordum. Bildiğini Ermeni olduğunu söyledi. Dedesi Karslı imiş, oradan Muş’a göçmüşler, babası Muşta doğmuş, Muş’tan da Batum’a göçmüşler, kedisi Batum’da doğmuş. Bende Artvinli oluyorum dedim. Bunu söylerken de kuşku duydum. Tepki gösterecek bana çantayı pahalıya yapacak diye. Çantayı özenle bezenle çok güzel yaptı. Bayağıda zaman harcadı. Yaptığı işten işinin ehli olduğu anlaşılıyordu. Bu arada kahve söylemişti 4 adet geldi. Benden başka iki kişi daha vardı. Kahvenin birini bana verdi. Tam kahveyi yudumlarken çantayı bitirdi. Bana uzattı. Çok güzel olmuş eline sağlık dedim. Borcum kaç para diye sordum. Para istemediğini söyledi. Kahvede var dedim. Olsun dedi. Bayağı duygulandım. Tam bel çantamı bel kemerime takıyordum ki, kemerinde sökülmüş olduğunu gördüm. Kemeri belimden çıkarıp tamirciye uzattım. Sökülen kenarlarını dikmesini söyledim. Kemeri de dikti. Bel çantamdan boşalttığım şeyleri içine doldurdum kemeri bağladım. Cep telefonumun pili bittiğinden oradaki pirize takmış şarj ediyordum. Şarj henüz bitmemişti. Adamın adı İgran idi. İgran dedim. Telefon dursun odama gidip tekrar geleceğim. Tamam dedi.
Odama döndüm çamaşırlara baktım hepsi ıslamıştı. Bir torbaya topladım ipi açıp banyoda gerdim. Çamaşırları yeniden sudan geçirip, ipe astım. Rize’den aldığım kaşar sıcakta yumuşuyordu hepsini yiyene kadar belki küflenecekti. Yarısını kesıp, şirink filme sarıp İgran’a götürdüm. Önce kabul etmek istemedi. Bu Kars kaşarıdır memleketin tadını alırsın, kendime de ayırdım bozulacak hepsini tüketemem dedim, kabul etti. Sonra nasıl göç ettiklerini anlattı. Saçlarım diken, diken oldu. İttihat ve terakki hükümeti zamanında asayışı sağlamak için Ermenileri nasıl göç ettirdiklerini anımsadım. Cep telefonunun şarjı tamamlanmıştı. Çantaya yerleştirdim. İ gran’la vedalaşıp oradan ayrıldım.
Demek ki Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğin de küçük esnaf ve sanatkârın oluşturduğu iş koluna izin verilmediği için, bir ayakkabı tamircisini ancak otel personeli olarak bulabiliyorsunuz. Otel hemen, hemen her çeşit ihtiyaca cevap verecek şekilde düzenlenmiş.
Tahminen 10.00’da yağmur tamamen durmuştu. Geçen akşam fotoğrafçıdaki ihtiyarin bahsettiği caminin fotoğrafını çekmek için o tarafa yürüdüm. İlk defa bu ülkede başı kapalı bir kadın gördüm. Caminin arka tarafındaki meydana bakan bir dükkân da dini broşürler satıyordu. Bunu görünce, Türkiye’deki kapalı kadın ve çarşaflıları anımsadım. Ne kadar ruhu karartan bir manzara idi. Dünyanın hiçte böyle olmadığını, olamayacağını düşünerek kendimi teselli ettim. Beni yurt dışına atan bir nedende, her gün Erbakan’nın sakallı millet vekillerine televizyonda fetva verdirmesiydi. Onları görüp dinleyip ruhumu karartacağına, teselli bulmak için buralara gelmiştim. Caminin fotoğraflarını çektikten sonra liman tarafına yürüdüm. İki adet deniz manzarası fotoğrafı çektim. Makinedeki film bitti doğruca ötele döndüm. Eşyalarımı toplayıp akşam üzeri Tiflis’e hareket etmeliydim. Resepsiyondaki kadın eğer eşyalarımı akşam 16.00’a kadar odada tutarsam 25 Lari para ödemem gerektiğini söyledi.
Önce sırt çantamı hazırlayıp alt kata indirdim. Saat 12.00’ı geçiyordu. Sonra erzak çantasını indirdim. Duş alıp otel havlusu ile kurulandıktan sonra el çantasını da hazırlayıp onu da indirdim. Bu sırada saat ta hayli ilerlemişti sokağa çıkıp taksi baktım. Tren istasyonuna 5 Lari istediler. İlk geldiğim gün beni para değiştirmeye götüren taksi sürücüsü bana 4 Lari olduğunu söylemişti. Gidip taksi durağında adamı buldum. Beni hatırlayıp hatırlamadığını sordum. Hatırladığı yüzünden de belli oluyordu. Tokalaştık beni tren istasyonuna götürmesini, önce eşyaları otelden almamız gerektiğini söyledim. Ücretten bahsetmedim. Doğruca otele gidip eşyaları aldık. Tren istasyonuna yaklaşık yarım saat çekiyordu. İstasyon daha önce şehre yakınmış. Son belediye başkanı şimdiki bulunduğu yere taşımış. Bilet alırken ve eşyaları platforma taşırken yardım etti. Hatta bir sürede trenin gelmesini bekledi. Beklemesi gerekmediğini söyledim. Tokalaşıp ayrıldık. Tren yaklaşık 17.30 da geldi. 16.00 da hareket etti. Batum’da ilişki kurduğum insanlar mütevazi ve iyilik severdi. Sınır kapısında karşılaştığım manzarayı, hiçbir zaman şehir içinde yaşamadım. Daima şehirde kendimi mutlu ve emniyette hissettim.


14 Aralık 2009 Pazartesi

Karadenizde Gemide 3 Gün


ASYA TURU (KARADENİZDE GEMİDE ÜÇ GÜN)

Gemi yönünü boğaza ve Kara denize çevirdi. Dünyanın en güzel manzarası bulunan İstanbul Boğazı (Bosphorus:Buzağı Geçidi) adını bir antik yunan efsanesinden alır: Argos kralının kızı "İo" ile sevişen tanrı Zeus karısı Hera'nın gazabından korumak için önce onu sise sarar, sonrada buzağıya çevirir. Hera durumun farkındadır. İo' ya at sineğini musallat eder. O yüzden İo hiçbir yerde duramaz. Devamlı hareket halindedir. Boğaz içinden geçip, Kaf dağlarında tanrılardan ateşi çalan Premateus' a doğru gitmektedir. Bu nedenle boğaz içine dana geçidi anlamında "Bosphorus" denilmiştir


Trabzon’da üniversitede okurken yaz tatillerinde gemiyle birkaç defa üniversitedeki öğrenci arkadaşlarla gemiyle İstanbul’a gelmiştim. Uç gündüz iki gece devam eden sıkıcı kara deniz yolculuğundan sonra. Bizimki genç arkadaşlarla curcuna içinde geçerdi. Fakat özgürlüğünüz gemi içiyle sınırlı. Hatta bilet aldığınız üçüncü mevki ile ki biz personel yollarından kaçak geçip birinci mevki salonuna gidip piyano çalar, akşam oynatılan açık hava yazlık sinema filmi seyrederdik. Günümüz güvertede şarkı türkü söylemekle geçerdi. Gemi boğaza girince kendimizi başka bir dünyada, hayallerdeki cennette hissederdik. Gözlerimiz öyle kamaşırdı ki, daha önceden karış, karış bildiğimiz İstanbul'un güzel semtlerini birbirine benzetir, karıştırırdık. Aldığımız sonsuz mutluluk nedeniyle kendimizden geçer. İstanbul’un orta yerinde boğazın içinde kaybolurduk.
Gemi boğaz in iki yamacındaki yemyeşil orman ve ağaçlar içinde serpilmiş küçük semtleri kıyılardaki otantik yalı evlerini ve padişah yazlık saraylarını seyrederek yavaş, yavaş ilerliyordu. Bende bu doyumsuz güzelliği seyrederken birkaç fotoğraf çektim.


8.7.1979 Saat 6.30 Yüzme havuzunun bulunduğu arka güvertedeyim. Yaz sezonunda doğu kara deniz yönüne İstanbul’dan kalkan ilk turistik gemideyim. Kara denize gemi koymaları için iş yerinde bir hafta fazla çalışmıştım. Normalde Temmuzun başında istifa edip seyahat a çıkacaktım. Atilla geminin 7 Temmuz’da kalkacağını söyleyince bir hafta bekledim. Bu sabah kamaramda erken uyandım. Kamara arkadaşım Şefik tipik bir kara denizlidir. Rize'nin Pazar ilçesindenmiş. İstanbul’da oturuyormuş. Terzi olduğunu söylüyor. Kendi ifadesine göre: İstanbul’da bir firmada dolgun ücretle çalışıyor, (seksen milyondan fazla aylık ücret) dikişle ilgili onarım ve tamir işleri yapıyormuş. Şimdi Rize’ye gidiyor. Orada Bağkur'a yatırdığı pirimler i toplatıp Bağkur’dan emekli olacakmış. Tatlı tipik dürüst bir adama benziyor. Devamlı gemideki hizmetlerden ve hizmetlerin pahalı olmasından şikâyet ediyor. Daha önce yolcu gemisiyle seyahat etmiş, onunla bu feribotu karşılaştırıp, hiçbir şeyi beğenmiyor. İki kişilik kamaranın bir kişiye düşen ücreti 7.5 milyon lira. Bu ücretinde çok yüksek olduğunu, yemeklerin, meşrubat ve çayın pahalı olduğundan dem vuruyor. (Çay:50 bin, Kola:150 bin lira.) Buna rağmen devamlıda yemeği düşünüyor. Az önce not defterini almak için kamaraya indiğimde; Kahvaltının ne olduğunu, başlayıp başlamadığını sordu. Ben de her tarafın kapalı olduğunu uyumasını söyledim.
Kamaramız iki kişilik ranza şeklinde iki yatak var Pazarlı arkadaşım benden önce yerleştiğinden üst ranzaya ve anahtara da o el koymuş. İkinci anahtarı vermiyorlar. İşe çözüm bulmak için anahtarı resepsiyona koymaya karar verdik. Resepsiyonda devamlı adam bulunmuyordu. Camdan kolumuzu uzatıp yandaki kancaya anahtarı asıyorduk. Düşündüm aynı şeyi her insan yapabilirdi. Şefik'e anahtarı kendisinin taşımasını söyledim. O soğuktan şikâyet edip, temmuz ayının nerede ise ortası olduğu halde güverteye çıkmıyordu. Ya kantinde oturuyor, ya da müzik salonunda. Onu bulmak kolay oluyordu. Müzik salonunu da ben öğrettim. Her yere girmekten çekiniyor. Müzik salonunda geniş kanepe ve koltuklar var. Meşrubat çay ve sandviç satın alabilirsiniz. Kantinde ise yemek ve kahvaltı sırasında, tabldot dışı ekstra ızgara sipariş veriyorsunuz. Restoran da ise 1200 lira olan sadece günlük çıkan tabldotu satın alabilirsiniz. Tabldot bana çok geldiği için, akşam yemeğinde: önce köfte, pilav, salata yemeyi düşünmüştüm. Sıraya girdim. Bana bir kişi kala köfte bitti. Gemi de olmanın azizliği. Ben de biftek ve salata almak mecburiyetinde kaldım. Çünkü aldığım fişler sadece bu ikisine yetiyordu.(725 bin lira) Arkadaşım Şefik devamlı bu fişlerden şikâyetçi. Köfte ve pilav için 600 bin lira fiş aldı. Ekmeye fişi yetmemiş. ona iki dilim ekmek için 50 bin lira fiş istemişler. Ekmekleri almış, fişleri de tepsisinde duruyor. Bana izah etmeye çalışıyor. "Benden ekmek için fiş istediler" diyor. Bende götür ver diyorum. İki dilim ekmek almış birini yemiş, diğerinin de ucundan bir lokma kırmış. Köftenin patatesleri ve bir miktar pilav duruyor. Garson tepsiyi alınca fişleri ona geri verdi. "Bunlar para yerine geçmiyor" dedi. Karadenizli buna bir türlü akıl erdiremedi. Bana soruyor: "Sen birlikte aldığımız fişlerin hepsini verdin mi ?" diye. Bende biradan artan 50 bin liralık fiş vardı. 750 bin liralık fiş aldım. Çünkü köfte, pilav ve salata 800 bin lira tutuyordu. O ise 600 bin liralık fiş aldı. "Benden hepsini aldılar, üstelik ekmek için fiş istediler. Senden hepsini aldılar mı?" diye sordu. Hayır, hayır bana 25 bin liralık fiş geri verdiler, biftek salata, bir dilim ekmek 725 bin lira tuttu dedim. Elindeki 50 bin liralık fişleri evirip çeviriyor, ne yapacağını bilemiyor. Uzun bir izahtan sonra onları kasaya vermesine ikna ettim. Götürdü verdi. Döndüğünde " Onlarda ne yaptığını bilmiyorlar" dedi.
Saat 7.15 kamarasından çıkıp ilk defa güverteye benim yanıma geldi. Lacivert takım elbise, açık kırmızıçizgili gömlek giymiş. Sarı bir kravat takıyor. Onu ilk kamarada görünce görevli kaptanlardan biri sanmıştım. Çünkü tüm elbisesi beyazdı. Akşam yemeğinde onları çıkarıp, Grand tuvalet giyindi. Yazlık ayakkabılarını dahi değiştirmişti. Şimdi geri dönüp radyosunu ve fotoğraf makinesini almaya gitti. Daha sora ben duş almaya ineceğim.
Kamaramızda oda içinde: bir lavabo, küçük bir kapıyla girilen, alafranga tuvalet ve duşun birlikte olduğu banyo odası var. Kamaraya girince solda, 5* 50*150 cm ebadında dışarıya çıkıntı halinde, üzerinde elbise asma kancaları bulunan kapısız gardırop var. Bunun içine yere çantalarımı koydum. Kancalara da hırka ve şapkamı asıyorum. Arkadaşım döndü radyosunu kurcalıyor, bende yazıyı burada kesip duş almaya gidiyorum.
9.7.1997 saat 10.40 yolculuk yaptığım vapurun adı Turuva. Arka kısmındaki üst güvertedeyim. Dün kamaramdan bahsediyordum. Devamlı sıcak su akıyor. Fıskiyenin delikleri kireçlendiği için, suyu yeterince püskürtmüyordu. İkinci banyo yapmadan önce söküp parça, parça ayırdım. Fıskiye kısmı birkaç kertikli halkadan ibaretti. Halkaların taşını kazıyıp yıkadım. Tabii çantamda bulunan, Stork firmasının hediye ettiği bir kalem içinde 6 ad. ucu bulunan tornavida takımıyla. Duştan sonra plastik elektrikli kahve fincanıyla kahve yapmak istedim. Önce normal çeşme suyu ile temizlik yapmak için denedim çalışıyordu. İstanbul’da aldığım içme suyunu doldurdum çalışmadı. Diğer piriz i denedim yine çalışmadı. (Kamarada biri lavabo aydınlatma armatürü üzerinde, diğeri pencerenin yanındaki komodinin yakınında iki piriz var.) AOV metre ile voltajı kontrol ettim 220 volt enerji vardı. (Eskiden gemilerin voltajı düşüktü. arabalardaki gibi 12 volt doğru akım.) Birden suyun iletken olmadığını düşündüm. Az bir şekerle iletken hale getirmek istedim sonuç alamadım. Aynı şeyi az bir yemek tuzuyla denedim sonuç verdi. (Eyer çok tuzla denemeye kalkarsanız, aşırı iletkenlik yüzünden kabloyu yakarsınız.) Kahvemi kaynatıp, İki adet Cemafer’in yaptığı kurabiye ile bu güvertede kahvaltımı yaptım. Geride iki adet kurabiyem kaldı halen duruyor.
Bu güvertedeki yüzme havuzunun doldurulmuş olduğunu, insanların yüzdüğünü gördüm. Hemen kamaraya döndüm. Mayomu üzerine açık mavi tişörtümü giyip, terliklerimi ayağıma taktım. Yanıma da Plastik örgü deniz hasır ı alıp, kafama da şapka geçirerek güverteye geri döndüm. Havuza yakın hasır ı yayıp, bir süre güneşlendikten sonra, yüzdüm. Su çok güzel ve serindi. Devamlı denizden su alınıyor, denize geri taşıyor, tertemiz deniz suyunda yüzüyordum. Derinliği nerdeyse boyumu geçiyordu. Saat 13.00 'a kadar yüzme ve güneşlenmeye devam ettim. Bu güzelliği bırakıp, saat 12.00'daki öylen yemeğine gidemedim. Saat 14.00 da gemi Sinop’a varacak. Yemeği Sinop’ta yerim düşünüyordum. Sonradan öğrendiğime göre Sinop limanında çalışma varmış. Gemi liman işletmesinin iznine bağlı, ya rıhtıma yanaşıyor, yada açıkta demirliyormuş.
Yüzme sırasında havuzun içinde, orta boylu, kır saçı ve sakalı olan toparlak yüzlü bir Hollandalı turistle tanıştım. Oda eşiyle birlikte bisikletle dünya turuna çıkmış. İlk hedefi Hindistan’a varmak, Oradan Amerika’nın Losencılıs şehrine, oradan da belki Güney Amerika' ya gitmeyi düşünüyor. Oda benim gibi bu seyahat için işini bırakmış. Kendi bilgisayar programcısı, karısı ise telefon santral memuruymuş. Bir kız bir erkek 21 ve 22 yaşlarında iki çocukları varmış. Kız bu yıl okulu bitirecekmiş, oğlan ise bitirmiş. Ben bunlara Rusya üzerinden Japonya’ya gitmeyi teklif ettim. Fakat ilgilenmediler. Samsun'a kadar gemiyle gidip, oradan bisikletle Kapadokya bölgesi doğrultusuna açılacaklardı. Daha sonra bay bayan iki sarışın bir erkek üçlü gurupla tanışmış. Erkek Türk’müş. Diğerleriyle tanışmadım. Bu sarışın erkek onları, Kaçkar dağına tırmanmak için ikna etmiş. O yüzden Samsunda inmediler. Trabzon’a doğru yine bizim gemiyle geliyorlar. Trabzon’da ineceklerini söylediler. Fakat Rize’de inmelerinin daha doğru olacağını söyledim. Dün akşamda onları kötü kızdırdım. Gemi samsuna yanaştığında, bildiğim halde neden inmediğini sordum. Bende o sırada Trabzonlu emekli bir öğretmenin (adı Temel) güvertede ikram ettiği rakıyı içiyordum. Aradan bir süre zaman geçtiğinde tekrar yanıma geldi. Gemiye Trabzon için ekstra para ödeyip ödemediğini sordum. Önce cevap vermedi. Tekrarlayınca elbette dedi, fakat yüzü mosmordu. Temel oradan uzaklaşıp karısına ve sarışın Türk’e bir şeyler söyledi. Yanımdaki temelde konuştuklarımızı anlamasa da, buna dikkat etmişti. Çok bozuldu dedi. Şaka yaptım dedim.
Bu sabah güverteye çıktığımda, her zamanki yerlerinde kıyı tarafta oturuyorlardı. Yanlarına oturdum. Dün akşam yaptığım şaka için özür diledim. Şaka esnasında yüzündeki ifadeyi öğrenmek için, şaka yaptığımı söyledim. Para ödemediklerini zaten tahmin ediyordum.
Gemi Sinop limanına girdiği zaman, rıhtıma yanaşmadı. Açıkta demirledi. İnecekleri bir tekneyle kıyıya geçirdiler. Diğer yolcuların gemiden ayrılmamasını istediler. Yemek saati bitmiş. Yemek hane ve kantin kapanmıştı. Kamara arkadaşımla ben tamamen aç kalmıştık. Buda yolculuk esnasında üçüncü terslikti. Devamlı fiyatlardan şikâyet ettiği için, onu Sinop’ta yemek yemeye ikna etmek zor olmamıştı. Evdeki hesap tutmadı. Tek başıma kantine indim. kapalıydı görevlilerden bir şeyler istedim vermediler. Resepsiyon görevlisine gemi idaresinin bizi yanılttığını söyledim. Sandviç yaptırıp yemeliyim dedim. Birine talimat verdi. Görevli: bayat bir yarım ekmek içine biraz beyaz peynir, iki dilim domates koyup sandviçi hazırladı. 250 bin lira fiş istedi. Kendime neskafe hazırlayıp sandviçimi afiyetle yedim.
Kamara arkadaşım önce gidip kaptana şikâyette bulunmuş. Gemiden bırakmadıkları için aç kaldığını söylemiş. Hizmetlerin kötü, tuvalette bir peçetenin bile bulunmadığını iletmiş. Oysaki peçete vardı. Şikâyet formunu istemiş. Şikâyet yazacağını belirtmiş. Kaptan da; mektup yazıp, deniz yollarına postalamasını teklif etmiş. Arkadaşımı bulduğumda çok kızmıştı benden anahtarı alıp, kamarada uyuyacağını söyledi. Bir süre sonra kamaraya indim. Kapı kilitliydi. Zorladım açan olmadı. Gemide onu aradım bulamadım. Tekrar güverteye havuz basına yüzmek için geldim. Bir süre güneşin altında uyudum. Uyandığımda tekrar kamara arkadaşımı aramaya koyuldum. Bulamayınca kamara kapısını yokladım kilitli idi. Geri döndüm gitmeye hazırlanıyordum ki arkadan kamaranın kapısın açıldı. Baktım kamara arkadaşım. İçeri girdim. Tekrar yatağına uzandı. Bir şeyler yiyip yemediğini sordum. Yemediğini söyledi. Neden sandviç yaptırmadığını sordum. Yapmadıklarını söyledi. Israrla iki adet kurabiye olduğunu, yanına da neskafe veya çay yapayım. Bunları ye acından ölürsün dedim. Kabul etmedi. Kaptana ve gemi mürettebatına çok kızdığını akşama kadar bir şey yemeyeceğini söyledi. Ne kadar ısrar ettimse yola getiremedim. Yukarı çıktım.
Akşam yemeğimi Samsun’da yemeyi düşünüyordum. Yemek saati de yaklaşıyordu. Tabldot için fiş alacaklara anons yapılıyordu. Müzik salonunda kanepeye yayılmış oturuyordum. Kamara arkadaşım gelip beni buldu. Ben Samsunda yiyeceğimi söyledim. Kendisi çok aç olduğundan bir porsiyon köfte yiyebileceğini teklif ettim. Fiş içinde acele etmemesini, anonsunda kantinden yiyenler için değil, tabldot için olduğunu anlatmaya çalıştım. Fakat bir türlü anlamak istemiyordu. Fiş almasa köftenin kalmayacağını düşünüyordu. O işin de kuyruğa erken girmekle halledilebileceğini söyledim. Fakat o yine gidip fişini aldı. Kantin açılmaya başlayınca karnımın zil çaldığını hissettim. Dün akşam bana köfte kalmamıştı. Ya gemi samsunda fazla durmazsa... ! Yine aç kalacağımızı düşündüm. Gittim bir köfte ve pilav fişi aldım. Ekmek fişi bir gün önceden artmıştı. Cebimde saklıyordum. Kantin yemeğine ikinci olarak kuyruğa girdim. Yemeği alırken yoğurt olduğunu gördüm. Tepsimi arkadaşın masasına bırakıp birde yoğurt fişi aldım. Arkadaşım sadece köfte almıştı. Benim pilavım gereğinden fazlaydı. Arkadaşımın istememem demesine karşı, pilavın yarısını onun tabağına boşaltım. Çabucak yemeğimi bitirdim. Bir dilim ekmek arttı. İsteyip istemediğini sordum. İstemedi. Su almamı istedi. Odamda bulunan 5 litre şişe suyundan getirebileceğimi, artan ekmeği de odaya götüreceğimi söyledim. Engel oldu. Ekmeyi istedi, verdim. Suyu kendinin alabileceğini söyledi. Boşuna 500 cm3 suya 150 bin lira vermemesini aynı sudan kamarada 5 litre bulunduğunu söyledim. Israrıma rağmen o güne kadar bir yudum bile su içmemişti. Önceki gün kendine aldığı küçük alüminyum kutu pepsiyi, getirirken ikide plastik bardak getirdi. Pepsinin yarısını bana ikram etti. Yine de ben kamaradan bir bardak su getirdim. Döndüğümde, kendisine 500 cm3’lük sudan almıştı bile bende elimdeki bardağı içmeye başladım. Yarılanınca üzerine kendi suyundan doldurdu. Benim suyumda bayağı soğuk oldu. Hepsini içtim.
Gemi Samsun limanına yanaşınca, yarım saat içinde kalkacağını anons ettiler. Arkadaşıma aşağı inip biraz volta atmayı teklif ettim. Aşağıda volta atarken yine tedirgindi. Hemen yukarı çıkmak istiyordu. Bunun üzerine şunu söyledim. "Her 19 Mayısta Atatürk Samsun’a ayak basacak değil ya… ! Bir de biz 8 temmuzda Samsun’a ayak basalım." O köprünün yanında beklerken ben limanda boydan boya yürüdüm. Bir çay bahçesi gördüm. Oradan meşrubat gibi şeyler alabileceğimi düşündüm ki, arkadaşım arkamdan seslendi. Köprüyü kaldıracaklarını söyledi. Yine de hiçbir şey alamadan gemiye dönmüştük.
Ertesi günü çarşamba günü mayomu giyip, arka güverteye çıktım. Fakat yüzme havuzunu boşaltıyorlardı. Hasırda yanımda idi. Sadece tişörtümü çıkarıp sandalyede güneşlendim. Biraz sonra güneş buluda girdi bir daha görünmedi. Bizde Trabzon’a yaklaşıyorduk.
Saat 14.00 da gemi Trabzon limanına yanaştı. Ne kadar kalacağı anons edilmedi. Aşağıda köprünün açılmasını beklerken mürettebata sordum. Kimse bir şey diyemedi kaptan bilir dediler. Yukarı kaptan köşküne çıktım. Kaptan güverteye çıkmış, telsizle konuşuyordu. Konuşması bitince Gürcistan konsolosluğundan vize alıp döneceğimi, fakat geminin ne kadar kalacağını bilmediğimi; biraz fazla zaman koparmak için, yalvarıcı bir sesle söyledim. Hemen acele, acele yarım saat içinde kalkacağını söyledi. Görevlinin birine de anons için talimat verdi. Aceleyle aşağı indim. Köprü açılınca gemiyi ilk terk eden ben oldum. Önce yürümeyi düşünüyordum. Birkaç adım attıktan sonra oradaki bir taksiye bindim.400 bin istedi. Doğruca Gürcistan konsolosluğuna gittik. Konsolos Türkçe konuşuyordu. Benden bir giriş çıkış için 30 dolar (500binTl.) istedi. Hemen vize etiketini pasaporta yapıştırıp onayladı. (Rize’de arabada tanıştığım, bir Hollandalı turistten 15 günlük vize için 35 dolar almış. Bana ise bir ay yazdı.) Konsolosluk Akçaabat yönünde tüneli geçtikten sora Şehre dönen üst geçide sapıyorsun meydana çıkmadan 100 metre geride sol tarafta ikici kat. Oradan acele meydana çıkıp İş bankası aradım. Yurt dışına çıkmadan kredi kartı borcumu ödemeliydim. Meydana çıkınca sol tarafta bulunan İş bankasını öğrencilik yıllarımdan bildiğim halde hatırlayamadım. Yaşlı bir adama sordum. Sağ tarafta dedi. Bir hayli yürüdüm. Tekrar ileride dediler. Zamanda gittikçe azalıyordu. Yemekte yemem gerekiyordu. Sağdaki dönerciye girdim. Bir buçuk döner ve pilav söyledim. Gözükürlerde iş bankası yoktu. 15 dakikam kalmıştı banka herhalde halin bulunduğu inişin oralarda idi. Trafik tek yönlüydü. Sola dönüp uzun sokakta bir taksi durdurdum. Uzun sokakta bir kıza bankayı sorduğumda meydanda olduğunu söyledi. Yirmi senelik hafızam tazelendi bende hatırladım. Taksiyi banka önünde durdurdum. Bankamatiğin ekranına baktım ekran silik. İçeri girdim. Bankamatiğin arkasını görevli açmış rapor alıyor. Birkaç dakika süreceğini söyledi. Geriye taksiye döndüm. Buçuğa beş dakika kalmıştı. Kredi kartı borcunu ödeyememiştim. Buda yolculuğun başında üçüncü terslikti. Gemiye tam 14.30 da geldim. Fakat gemi 15.15'de demir almaya başladı. O sırada halat pervaneye sarılmış. Dalgıçlar halatı kesti. Takriben gemi 17.30 'da hareket etti. İki saat limanın dışında bekledik.
Bu sürede kamaraya gidip yıkadığım ıslak çamaşırları aldım. Üst güvertede sandalyelere asarak kurutmaya başladım. Gemimi hareket etmeye başladığı sırada ben hala çamaşırların başında sandalyede oturuyordum.O sırada Elinde kitap gibi bir şey olan, orta yaşlı görünen, yaşını ele vermeyen bir bayan güverteye geldi. Bende çok sıkılmıştım. Kadındaki kitabı istedim. Yanımda okuyacak bir şeyim yoktu. Söylediğimi anlamadı İngilizce Amerikalı olduğunu söyledi. Bede sıkıntıdan patlıyordum. Kitap yerine sohbeti tercih ettim. Yanıma oturup sohbet edip etmeyeceğini sordum. Kabul etti. Bende nezaketle benim sandalyedeki minderi onun sandalyesine koydum. Amerika Kansas siti doğumluymuş. Güney Kore'de bir üniversitede İngilizce öğretmenliği yapıyormuş. 55 yaşında olmasına rağmen hiç evlenmemiş. Gemiye de İstanbul’da binmiş. Gemide hiç kimseyle tanışmadığı için, bütün turistler Trabzon’da indiği halde o inmemiş. Kaptanla yaptığı uzun tartışma sonucu, kedisini gemiyle geriye İstanbul'a götürmesi için ikna etmiş. Dönüş bileti almış. Tasarladığım seyahat güzergâhı Güney Kore’den geçtiği için bana adresini ve telefon numarasını verdi. Konuşmaktan zevk aldığı anlaşılıyordu. Çünkü gemide olduğu surede konuşacak bir arkadaş edinememiş.
Çamaşırlar kurumuş, onları kamaraya indirip çantaya yerleştirmem gerekiyordu. Çay, kahve yada kuşburnu çayı içip içmeyeceğini sordum. Kuşburnu çayının, Türkiye’deki Tansu Çiller’e dayanan meşhur olmasını anlattım. Oda kuşburnu çayı istedi. 15 dakikada dönerim demiştim. Çantaları yerleştirirken terledim. Duş aldım. Banyo havlusu ıslanmasın diye kullanmadım. Şefik'in bıraktığı rulo kağıt havluyla kurulandım. Kuşburnu çay ile yukarı çıktığımda. O üç Şavşatlı kız arkadaş bulmuş, ayakta sohbet ediyorlardı. Merdivenden çıkarken beni gördü. El salladı. Ben geri dönüp, aşağıdaki güvertede, havuzun başında bir masaya oturdum. Biraz sonra o da aşağı indi. Karşıma oturdu. Kuşburnu çayını İngiltere’de gül meyvesinden yaptıklarını söyledi. Kızlarda aşağı inip biraz ötedeki bir masaya oturup bizi seyrediyorlardı. Aynı şeyi biz üst güvertede otururken Şavşat Ceviz köylü hemşerim yapıyordu. Sanırım kızlarda onların kimsesiydi. Masaya davet ettim gelmediler. Gemide de onlardan başka kimse gözükmüyor. Tüm yolcular Trabzon’da inmişlerdi. Kuşburnu çayı bitince, bende yukarıda bıraktığım lif ve çorapları almaya gittim. Görevliler sandalyeleri toplamış, onları da kenara koymuşlardı. Noksan kalan işlerimi bitirmek için tekrar kamaraya indim. Çantaları hazırladım. Gemide Rize limanındaki rıhtıma yanaşmak üzereydi. Saat 20.30 da yukarı çıkıp Mary ile vedalaştım. Aşağıya inip çantaları sırtlandım köprüden dışarı çıktım. Güverteden bana bakan Mary uzun süre arkamdan el salladı. Yolculuğumun iki yıl süreceğini söylemiştim. Tam iki yıl sonra Bandırmadaki posta kutusu adresime Mary'den mektup gelmişti. Şimdi Umman'da çalışıyormuş. O birkaç dakikalık sohbet arkadaşlığı unutulmamıştı.
Ortalıkta taksi falan gözükmüyordu. Cevizli köylü hemşerimden beni Hopa’ya kadar götürmesini rica etmiştim. Arabanın eşyalarla dolu olduğunu bahane ederek kabul etmemişti. Sırtımdaki çantalarla otobüs terminaline yaklaşık 1.5 Km yürüyerek ulaştım. Çeşmeden su içen adamın birine sordum. Gürcistan’a giden otobüssün, şehrin içinden kalktığını söyledi. Onca yolu boşuna yürümüştüm. Bir taksi çevirdim. 300 lira istedi. Ben 250 verdim. Şehre varınca 15 dolara Batum için bilet aldım. Otobüs 25 dolara Tiflis’e kadar gidiyormuş. Otobüs Trabzon’dan yarım saat içinde gelecekmiş. Cebimde üç milyondan fazla Türk parası vardı. Daha önce Gürcistan’a gidenler, oralarda yiyecek kıt olduğunu ve pahalı olduğunu söylemişlerdi. Ben de bu parayla kumanya almaya karar verdim. Markete girdim. 6 adet barbunya konservesi, 4 adet balık konservesi, 2 adet yarım kiloluk salam, 600 gr civarında şirinklenmiş eski kaşar, 2.5 liraya 1 litre pepsi ve 3 litre içme suyu aldım.
Bunlara birde Giresun’da aldığım ekmeyi ilave ederek bir torba hazırladım. Yüküm giderek artıyordu. Elimde 250 bin lira kalmıştı bununla da: bir mercimek çorbası ve pilav üstü sulu köfte yedim. Lokantadan çıkınca meyve almadığımı hatırladım. 250 bin lira den aşağı meyve yoktu. Manava 2 dolar verdim. Karışık meyve hazırlamasını söyledim. Erik, şeftali ve kaysıdan oluşan yaklaşık bir kilo meyve hazırladı. Bunları Hopa’ya gelinceye kadar yedim. İstanbul’dan ayrıldıktan bu zamana kadar meyve yememiştim.

13 Aralık 2009 Pazar

Asya Turu (Yola çıkış)

ASYA TURU GÜNLÜKLERİ
İşyerinden emekli olduktan sonra üç ay önce aynı iş yerinde işe yeniden başlamıştım. Dün haftanın son çalışma günü olan cuma günü, pazartesi işten ayrılacak şekilde istifa dilekçemi verdim. Niyetim dünya turuna çıkmaktı. Doğuya gidip, batıdan eve dönecektim.
7-7-1997 Bu gün sabah 6.15 Bandırmadaki evimde yataktan kalktım.Duş aldım çantamı yerleştirdim. Eşim Cemafer ve kardeşim Kenan’la balkonda kahvaltı yaptık. Son bir defa Bandırmayı ve körfezi doya, doya seyrettim. Hafızamda geri dönmek için bir güzellik nüvesi kalsın diye..! Saat 7.05 çantaları alıp üçümüz birlikte evden ayrıldık. İki adet çantam vardı sırt çatası, onu Kenan taşıdı. Ceymıs bond el çantası; onu da ben elime aldım. Saat 7.10 dolmuşuyla çarşıya indik. Bileti önceden almıştım. Ben iş bankası önünde onlardan ayrıldım. Onlar çantaları doğruca deniz otobüsüne götürdüler. Bankada bankamatiği kullanarak İş yatırım-6 'dan 20 adet senet sattım. 12 milyon para çektim. Gemiye geldiğimde kapılar açılmış yolcular biniyordu. Gözüm dışarıda Cemafer’le Kenan’ı aradı göremedim. Merdivenleri çıktım. Giriş kapısı sağında Cemafer ayakta çantaları bekliyordu.1 milyon lira Cemafere verdim. Yer ayırıp ayırmadıklarını sordum. Deniz otobüsünde biletler numarasızdı. İçerisi de dolu gözüküyordu. Cemafere bilet sormuşlar oda içeri girip yer ayıramamış. Kenan’ı bulup içeri girip yer bakmasını söyledim. Sol giriş kapısının yanında. Oturacakları kalkınca arkaya yatan iki boş oturacak kalmıştı. Birine bir ihtiyar diğerine ben oturdum. İhtiyar kalkıp içeri gidip yer buldu. O sırada ben ayağa kalktım. Yer ayırmadıkları içinde kızgındım. Moralim da çok iyi sayılmazdı. İşi bırakmış bir bilinmeze gidiyordum. Oysaki buradaki monoton hayattan bıkmış, boğuluyor gibiydim. 43 yaşına gelmiş Türkiye’nin dışına çıkmamıştım. Kendimi hapiste hissediyordum. Gideceğim yerde tehlikelerle doluydu. Herkes benim aklıma şaşıyordu. Çünkü önce seyahat a Gürcistan’dan başlayıp Türk’i devletler yönüne orta Asya’ya gidiyordum. Bütün bu devletler: Sovyetler Birliğinden yeni ayrılmış bağımsız devletler topluluğu şeklinde yinede Rusya denetiminde bağımsız devletlerdi. Henüz hiç birinde devlet otoritesi sağlanamamış, başı bozukluk kol geziyordu.
Tekrar yerime oturunca oturak arkaya yatmış, ben oturağın bağlı olduğu demire düştüm. Kuyruk sokumu kemiği çarptı. Daha seyahat a başlamadan ilk kazayı geçirmiştim. Biraz sonra Cemafer yanıma geldi. Başımdan geçeni anlattım. Bir şey oldu diye üzüldü. O anda önemli bir şey hissetmiyordum. Az sonra Kenan gelip boş yer olduğunu söyledi. Çantaları Cemafer’e bırakıp boş yere baktık. Oraya da bir genç bayan oturmak istedi sonra vazgeçti. Ben oturdum Kenana’da çantaları getirmesini söyledim. Koridordan sonra ikici koltukta oturuyordum. Birinci koltukta bir çocuk oturuyordu. El çantasını kucağıma aldım sırt çantasını koridorda birinci koltuğun girişine yerleştirdik. gerisinde çocuğun valizi vardı.El çantası ve poşet çanta yüzünden, (Poşet çantada terlikler ve Atilla’ya götürdüğüm çift hoparlörlü radyo kaset çalar vardı.) vedalaşmak için ayağa kalkamadım . Yandan uzanıp çocuğu da biraz sıkıştırarak Cemafer ve Kenan’la öpüşerek vedalaştık. Cemafer vedalaşırken daha içten davranarak içi doldu. Fakat belli etmemeye çalıştı. Dışarı çıktılar. Geminin kalkmasına iki dakika kala Cemafer tekrar geri geldi. Yüzü gülüyordu. Eğilerek İstanbul’a gittiğimde çocukların aramalarını söylememi söyledi. Bende ararım dedim. Gemi Yenikapı’ya yanaşırken aradım.
Oğlum olan Atilla'nın üniversiteden bir kaç beklemeli dersi vardı. Daha bitirmemişti, fakat iş bulmuş çalışıyordu. Kızım Eylem' de liseden beklemeliydi. Oda liseyi bitirememişti. İstanbul’da Atilla’nın yanında kalıyordu. Rıhtıma yanaşmadan 10 dakika önce cep telefonumdan Atilla beni aradı. Rıhtıma doğru geldiklerini söyledi. Rıhtımda onları beklememi söyledi. Aynı şeyleri Cemafe’re telefon ettiğimde söyledim. Gemi bandırmadan 7.50 'de kalktı. Yenikapı’daki rıhtıma 10.15'te yanaştı.
Yanımda oturan çocuğa inerken koridordaki sırt çantasını kendi oturduğu yere koymasını rica ettim. Oda aynısını yaptı. Bende elimdeki çantaları, kalkınca benim oturduğum yere koydum. Böylece eşyalarım hasar görmeden onları kolayca sırtıma aldım. Gemiden çıkınca gözlerim çocukları aradı. Onlar henüz gelmemişlerdi. Biraz yorgundum sol taraftaki sabit sandalyelerden birine sırt çantamı koyup, diğerine oturdum. Bir dakika içinde Eylem'i gördüm. Sevinçle bana doğru geliyordu. Arkasındanda Atilla onu takip ediyordu. Yanıma gelince ikisi de diğer sandalyelere oturdu. Annelerinin gönderdiği kurabiyelerden ikisine de birer tane verdim. Kendime de bir tane aldım. Atilla'nın verdiği fotoğraf filmlerini el çantasına yerleştirdim. Poşetteki terlikleri de sırt çantasının üzerine koydum. Poşetteki radyoyu da Atilla'ya teslim ettim. Bu esnada Atilla'da fotoğraf filminin birini fotoğraf makinesine yerleştirdi. Oradaki birine resmimizi çekmesini söyledik. Adam butona yeterince basmamış. Makine filmi sarmadı. Atilla rıhtımda kaynak yapan işçinin resmini çekti makine çalıştı. Böylece bizim karşılaşma resmimiz çekilemedi.

Çocukların paraları yokmuş. Atilla henüz maaşını alamamış. İkisine de birer milyon verdim. Ayrıca ikisine de birer dolar verip seri numaralarını defterime kaydettim. Şöyle dedim. Ben dünya turundan dönünceye kadar bu bir dolara ihtiyaç duymadan yaşayıp yaşamadıklarını anlamam için, dönünce geri isteyecektim. Bunu kendilerine söyledim. Atilla’nın elindeki bir doların seri numarası:L85859432J, Eylem'inki:G59038132W. Oradan otobüs durağına yürüdük. Karaborsadan 60 bine enim için, belediye otobüsüne bilet aldık. Parayı Eylem verdi. Emin önüne otobüs yoktu Yenikapı’dan Aksaray’a doğru yürüdük. Sırt çantasını Atilla el çantasını ben poşeti de Eylem taşıyordu. Ak sarayda bir lokantaya girdik. Çocuklar kahvaltı istedi. Bende işkembe çorbası, bulgur pilavı üstü ayıklamış tavuk yedim. Lokantanın tuvaletinde tuvalet kağıdı, sabun yoktu. Tuvaletin sifonu da çalışmıyordu. Ellerimi sadece suyla yıkamak zorunda kaldım.
Atılla Aksaray geçidinde bizden ayrılıp işyerine gitti. Sırt çantasını sırtıma alarak Eylemle laleli yönüne yürüdük. Bir dükkândan volkmen için pil aldım. Türksel bayisiden Erikson 788 cep telefonu için batarya sordum 80 dolardı (12 milyon lira) almadım. Laleliden acık metro ile Gülhane parkı önüne geldik. Parka girdik. Parkta bir masada oturup Algıda dondurma yiyip buz gibi su içtik. Gemi parkın deniz tarafı çıkışından kalkacaktı. Parkın deniz tarafındaki kır kahvesinde demlik çayı içecektik. Fakat zaman kalmadı. Saat 13.00 olmuştu. Gemi ise 14.00'da kalkacaktı. Arada bir düdük çalmaya başlamıştı. Doğruca gemiye gittik. Henüz yolcuları almıyorlardı. Bekleme salonuna girip oturduk çantadan bardak çıkarıp elimizdeki buz gibi sudan içtik. Zaman doldurmak için cep telefonumu kullanıp, 17 yaşında ilk sigortalı işe 1972 yılında başladığım Gök yiğit Cam Sanayi i aradım. Telefona benim işe başladığım zaman santral da çalışan Sacide isimli Bulgar kız cevap verdi. Beni tanıdı. Hal hatır sordu. emekli olduğumu ve seyahatimden bahsettim. hoşuna gitti. Ben emekli oldum. O halen orada çalışıyormuş. Patron Cahit beyle konuşmak istedim. Kalp rahatsızlığından hastane de imiş. Önümüzdeki günlerde Amerika’ya gidecekmiş. Cahit beyin küçük kardeşi Turgut beyi sordum. Telefonunu verdi. Cep telefonunun ekranına konuşma esnasında kayıt ettim. Konuşma bitince Turgut beyi aradım. Ben oların fabrikada çalışırken ikinci patrondu ve fabrika müdürüydü. Amerika’da okumuş, Amerikan bir kadınla evlenmişti. Okurken kendide zorluk çekmiş. Ben üniversitede okurken ve üniversite hazırlık kurslarına giderken bana burs sağlamıştı. Şimdi ölen amcasının fabrikasının başına geçmiş. Bir seferinde Rötari kulüp toplantısı nedeniyle Gönen’e gelmiş, Büyük kardeşinin ortağı olduğu Mis süt fabrikasına uğramış, böylece on beş yıl sonra görüşme imkânı bulmuştuk. Ona da emekli olduğumu ve seyahatimden bahsettim. “Güle, güle git; güle, güle gel” dedi. Ben Eylemle vedalaşıp gemiye bindim. Eşyalarımı kamarama koyup, güverteye çıktım. Rıhtımda gözlerim Eylemi aradı fakat göremedim. Biraz sonra bana seslendiğini duydum. Meğer ağabeyine telefon etmeye gitmiş. Oda geminin kalkmasını rıhtımda 2.30’a kadar bekledi güverteden fotoğrafını çektim.Geminin kalkması gecikince Eylem gitti. Günlüğümü yazmaya başladım. Saat 15.05 olduğu halde gemi henüz kalkmadı. Sadece arada bir düdük çalıyor.

Saat 14.10 da Atilla aradı. Hareket edip etmediğimizi sordu. Eylemin konservatuvar sınavları bugün belli olacaktı. Atilla, okulu aramış, cevap alamamış. Gemi 15.25’te yavaş, yavaş rıhtımdan ayrılmaya başladı.

Hakkımda

Fotoğrafım
1977 KTÜ Kimya Müh. bölümü mezunu,1997 Mis süt san. aş.'den emekli.

İzleyiciler